Cuma, Ekim 17, 2008

Blazer-Mania

Bu yıl malum, başta blazerlar olmak üzere askeri esintili, armalı birçok ürün çok popüler. Nerdeyse her fiyat aralığında bulunabiliyor blazerlar; zevke göre, kimisi daha spor, daha genç görünümlü, kimisi daha klasik kesimli. Ama bana kalırsa en güzeller Balenciagalar. Blazerlarla ilgili önerilerime geçmeden önce inceleyelim birkaç Balenciaga’yı.

Solda gördüğümüz bu blazer "the blazer" tabir edebileceğimiz ceket. Bir önceki yazıma afta bulunmama neden olacak kendisi, zira Gossip Girl'de Blair Waldorf'un üstünde de görülmesiyle bir "balenciaga blazer" hezeyanı başladı, bu işte o blazer. Bir yandan da blazer'a haksızlık edip Blair'in lise ceketi (ne de olsa bir liseli çıtır kendisi) sanma yanılgısına düşebilir bazı arkadaşlar. Ceket, bu fotoğrafta siyah görünmesine rağmen lacivert. Üzerinize afiyet, ben siyahla laciverti çok zor ayırt ederim. Bir şeyin lacivert olduğundan şüpheleniyorsam çareyi siyah olduğuna emin olduğum herhangi bir şeyin üstüne koyup karşılaştırmakta buluyorum. Benim renk körlüğümü bir kenara bırakıp ceketi incelemeye devam edelim. Mavi-s

arı şeritler var yakasından aşağı inen. Çift düğmeli olduğu için klasiklikten uzaklaşıyor. Sol tarafında (giyene göre sağ) iki cep görünümü var, diğer tarafta tek. Göğüs cebinde kırmızı bir arma göze çarpıyor.

İkinci Balenciaga blazer'ımız siyah ve kadife. Yakalarında bir ters çevrilme görüntüsü kullanılmış. Glam bir hava yaratmak için birebir. Yine armalı düğmeleri ve göğüs cebi arması gibi ayrıntıları var. Fotoğrafta baklava desenli bir ceket ve beyaz pantolonla giyilmiş, bunların yanısıra kullanılan kemer de erkeksi havaya katkıda bulunuyor. Siz illa bunu giyince bu kadar erkeksi olmayacaksınız, yani.

Yine solda bu kez renkli bir blazer görüyoruz Balenciaga'dan. Bu kadar cesur bir renkle daha radikal bir kesim zor kullanılırdı zaten. Benden Balenciaga'ya bir alkış. Çok önemli çünkü benim alkışım. Evet, klasik kesimli bir blazer, tek sıra düğmeli, keskin yakalı, iki cepli. Siyah ayrıntılar var yakasında, cep, kol ve eteklerinde. Böyle bir modelde elzem olan şey üste tam tamına oturması. Sakın gidip kalın kalın kazakların üstüne denemeye kalkmayın. Ceketin kısalığı da ceketi ayrıca feminen göstermiş. Ben eski Chanel tayyörlerin ceketlerine benzettim biraz. Düğmeler tabii yine armalı.

Ben son olarak göstermek istediğim bu sağdaki blazer'ı da çok beğendim. Gemici modelinde olduğunu görüyoruz, gerek lacivert-beyaz olmasıyla, gerek tek kolundaki şeritler sayesinde. İki düğmeli (armalı), geniş cepli. Geniş yakalara sahip. Fotoğrafta birlikte kullanıldığı giysiler de gemici havasına katkıda bulunur nitelikte seçilmiş: laciver-beyaz çizgili kazak, beyaz pantolon, açık kahve, ince kemer.

Balenciaga'nın blazerları bu gördüğümüz fotoğraflarda hep atkı, fular ve boğazlı kazaklarla birlikte görülüyor, bu da daha spor bir hava vermiş onlara. Siz daha değişik kullanabilirsiniz tabii blazerlarınızı. Neler yapabilirsiniz bir düşünelim bakalım:

1. Skinny jean ve askılı bir bluzla ya da rahat bir t-shirtle kullanırsanız son derece "casual" bir hava yaratabilirsiniz. Altına çizme de giyebilirsiniz, spor ayakkabı da. Spor ayakkabı seçecekseniz erkeksi modellerden uzak durun. Blazer zaten yeterince erkeksi bir şey. Kemeriniz için hareketli bir model seçebilirsiniz. Bere takarsanız da itirazımız olmaz.

2. İşe giderken kumaş bir pantolon ya da resmi bir etekle giyebilirsiniz. Kim demiş işte şık olunmaz diye. Kimse dememiş. Ama ben dikkat çekici de olabilirsiniz diyorum. Şu pembe Balenciaga'yı giydiğinizi düşünün, mesela süslü, beyaz bir gömlekle. Yalnız, ben olsam gri, özellikle de pileli gri etek giymekten uzak dururum blazerların. Fazla liseli görünebilirler, hem de yanlışlıkla. Niyetlenerek oluşturulmuş bir liseli görünümünün (o kadar da) sakıncası yok. Niyetiniz oysa ekoseli etek giyin, arkadaşlar. Kravat bile takabilirsiniz.

3. Gece de blazerla dışarı çıkılır. Şu payetli bluzlar bu yıl da iddiasını sürdürüyor. Üstünüze payetli ve/veya dekolteli bir bluz, altınıza da şort giyebilirsiniz. Altına da bir bilek botu çaktınız mı, sizden daha şıkı olmayacağına garanti veremem ama daha "trendy"si olmaz herhalde. Trendy de ne çirkin bir laftır. Maalesef güzel Türkçemizde bunun tek kelime bir karşılığı yok. Modayı takip ettiğiniz herkes tarafından fark edilecektir, diyelim.




Pazar, Ağustos 24, 2008

Queen B Style


Şu sıralar ikinci sezonu başlamak üzere olan Gossip Girl'ün başroldeki karakterlerinden biri olan Blair Waldorf'un stilini incelemek istiyorum bu yazımda. Kendisi 22 yaşındaki Leighton Meester tarafından canlandırılıyor. Blair de arkadaşları gibi hayli zengin bir aileye mensup bir kızcağız, ayrıca annesinin kendi moda koleksiyonu mevcut, bulimia'dan muzdarip olduğu sanılan, zengin olmayan herkesi küçümseyen, arkadaş grubunun kraliçesi olup onları yöneten, ukala bir hanım. Çok da düzenbaz. Giyim tarzı ise göz kamaştırıyor denebilir rahatlıkla. Tabi bu insanların sözde 16 yaşında olmaları ve liseye böyle (bkz: soldaki fotoğraf) gidiyor olmaları ayrı bir konu.

Blair'in giymeyi en sevdiği şey renkli ve desenli külotlu çoraplar. Çoğunlukla kırmızı, beyaz ve siyah renkleri tercih ediyor bu çoraplarda, kimi zaman da yandaki fotoğraftaki gibi dantelli olanları giyiyor. Bu çoraplarla birlikte kimi zaman topuklu kısa botlar giydiğini görüyoruz (ankle boots), kimi zamansa düz babetler. Ara sıra yüksek topuklu pumplar da giymiyor değil bu minyon kız.


Blair çoğu zaman güzel bacaklarını ortaya çıkaran giysileri tercih ediyor. Kendisini pantolonla görmek Carrie Bradshaw'u topuksuz ayakkabıyla görmek kadar az rastlanır bir olay. Blair'in sık sık t-shirtvari elbiseler giydiğini görüyoruz, aşağı bol inip diz kapağının bir hayli yukarısında biten mini elbiseler. Bazen de sağdaki fotoğrafta gördüğümüz gibi şort giydiğine tanık oluyoruz. Bu şortları yine renkli çoraplarla tamamlamayı ihmal etmiyor.

Blair'in sıklıkla aksesuar kullandığını görüyoruz. Başından tacı, boynundan kolyeyi, fuları eksik etmiyor diyebiliriz. Yumuşak görünümlü, hemen her zaman dalgalı kullandığı saçlarını birbirinden güzel taçlarla süslüyor. Kolyeleri ise çoğunlukla inci görünümünde boncuklardan oluşuyor, siyah ve beyaz... Tabii Chuck Bass'in ona onyedinci doğumgününde hediye ettiği şahane Erickson-Beaman pırlanta kolyeyi saymazsak! (aşağıda, solda) Blair'in kemerleri de kıyafetleriyle son derece uyumlu. Queen B abartmadan çok şık olmayı biliyor.

Blair hem giyiyor, hem giydiriyor. Annesi Eleanor Waldorf'un tasarımları olan giysileri ancak "Blair'in özel ordu"sunun mensubu kızlar giyebiliyor, Blair'in onlara hediye etmesi sonucu. Yine annesi "benim tasarımlarımı kendi kızımdan daha iyi kim tanıtabilir" fikriyle yola çıkıp katalog çekimleri için Blair'in mankenlik yapmasını istiyor; gelgelelim Blair'i mankenlikte hafif başarısız görüyoruz...

İnsanın sorası geliyor Gossip Girl gençlik dizisi mi yoksa moda dizisi mi diye... Bana kalırsa Sex and the City'nin daha gençlere hitap eden bir versiyonu demek abartı olmaz Gossip Girl'e, zira Carrie Bradshaw ve arkadaşlarının maceralarının fiziksel yönüne yetişemese de, yeniyetme gençlerin New York'ta paranın da etkisiyle fazla eğlenince duygusal anlamda (hoş cinsellik de eksik değil) ne kadar yozlaşabileceklerini göz önüne sermekten çekinmiyor dizi. Neden moda dizisi dedik? Blair'în giysilerini bir kenara koyarsak, Serena Van Der Woodsen'ın da kendine özgü bir stili olduğu tartışılamaz, Chuck Bass desen, onu tarif etmek zor, papyonlar, rengarenk süveterler, resmi ceketler, bir nevi Chuck'ın imzası olan eşarbı... Bir de Jenny var, kızın 15 yaşında servi boylu ve bir içim su olduğu yetmezmiş gibi, modadan gayet anlaması ve kendi stilini oluşturması yetmezmiş gibi, DİKİŞ DİKİYOR Bİ DE. Hem de haute couture kıyafetler dikiyo kız; gidiyo süper lüks bi mağazaya, bi kıyafet görüyo, tak akşama dikiyo aynısını. Yok artık...

Evet, itiraf ediyorum ki bu yazıyı Blair'in daha fazla fotoğrafını koyabilmek için uzatıyordum. Aslında yazacak çok şey var, fakat dizinin senaryosuna el atarsam sayfalarca yazabileceğimden korkuyor, tadında bırakmak istiyorum... Gossip Girl 1 Eylül'de 2. sezonuyla ekranlara dönüyor. (Yani biz salı günü öğleden sonra falan izliyoruz, torrentler sağolsun).



Pazar, Temmuz 27, 2008

Criticising the criticism

Dün nihayet haftalardır beklediğim an geldi, Batman: The Dark Knight'a gittik efendim. Milyonlarca kişi de gitti vizyona girdiğinden beri, hasılat rekorları bir bir kırıldı vesaire. Filmden uzun uzun bahsetmeye lüzum yok, herkesin beğenisinin kendine olduğunu da belirtmek gerek. Bir filmin çizgiroman uyarlaması olması "en iyi film" olmasına engel olmaz, tıpkı bol oscarlı, "kült" sayılabilecek bir filmin "en iyi film" olması gerekmediği gibi. En iyi film diye bir şey yoktur aslında, herkesin kendi favori filmi, bunun için de kendi nedenleri vardır. Ben The Dark Knight'ı çok beğendim. Bana kalırsa her şeyden önce, yapılan o kadar reklam, uyandırılan o kadar beklentiye rağmen hayalkırıklığı yaratmamış olmasından dolayı övgüyü hak ediyor DN. İnsanlar olağanüstü bir film bekleyerek gittiler, izledikleri de öyle bir film oldu. İnsanlar inanılmaz bir Joker performansı bekleyerek gittiler, izledikleri de öyle bir performans oldu. İnsanlar etkileyici, sürükleyici bir senaryo bekleyerek gittiler (birçok Batman filmi olduğu için halihazırda), izledikleri de öyle bir senaryo oldu. Ee, daha ne? Nedir bu hata avcılığı, yok efendim kullandıkları sonar izleme sistemi çok saçmaymış, yok Maggie Gyllenhaal çok başarısızmış, yok Two Face'in hikayesi çok kısa tutulmuş. Yetti yahu.
Nihayet asıl bahsetmek istediğim konuya giriyorum böylece sinirle: Ekşisözlük ukalalığı. Titiz olmak güzel şeydir, herkes de her şeyi beğenmek zorunda değil. Ama önyargı ve ukalalık çok tatsız şeyler, ki her ikisi de bolca bulunuyor bazı sözlük yazarlarında. Sözlük yazarı olmak her lafı doğru olmak, her beğendiği güzel olmak demek midir de bu derece hunharca eleştiriliyor her şey? Ben sözlük'te okuduğum bazı eleştirileri hiç gerçekçi bulmadığım gibi, samimiliklerinden de şüpheliyim; bir farklılık özentisi, bi "herkesin beğendiği şeyi beğenmem" tavırları, bi hiçbir hatayı gözden kaçırmayıp üstüne destan yazmayı marifet sanma durumu gözlemliyorum bu entrylerde. Dark Knight, IMDB Top 250'de birinci sıraya yerleşti diye yapılan reklamların insanları gaza getirdiği, bir Batman çılgınlığı başladığı yönünde tez yazmış birtakım insanlar (hatta bazıları daha filmi izlemeden). Benzeri bir tez de onların üzerine yazılamaz mı? Başlığı da "bir şey çok beğenildi diye onu didik didik eleştirmeden duramayan, muhtemelen de işi gücü olmayan densizler" olamaz mı bu tezin? "Henüz dahi anlamındaki "de"yi ayırmayı bilmeden niye herkes tarafından okunacak yazılar yazıyosun, kendini ne cesaretle film eleştirmeni ilan ediyosun" diye sormazlar mı adama? Utanmadan sırf Heath Ledger öldü diye filmin çılgınca oy aldığını, daha ilginci ticari çıkarlar sonucu IMDB sonuçlarıyla oynandığını, insanlara oy versinler diye para verildiğini iddia edebiliyorlarsa her şey mümkündür vallahi. Ekşisözlük'e uzun zamandır içerliyordum, Iron Man ile ilgili "o başroldeki adam hiç iyi değildi" gibi beyanlarda bulunan daha Robert Downey Jr'ın adını bile duymamış yüce sinema üstadlarının sözlük'te cirit atması da beni iyice sinirlendirmişti. Bu da son nokta oldu. Artık okumuyorum kardeşim sözlük mözlük.

Çarşamba, Temmuz 09, 2008

The Art of Imitation

Geçen gün bi arkadaşımın ayakkabısını inceliyordum, baktım Roberto Cavalli. "Aa", dedim "kaç para verdin buna?" Bilmiyomuş Roberto Cavalli kimdir nedir, evin oradaki ayakkabıcıdan almış bu "sahte" ürünü. Sahte olduğunu anlamak için uzman olmaya falan da gerek yoktu, içindeki yazının uydurukluğundan belliydi bi defa...

Gelgelelim her zaman durum böyle olmuyor; gerçeğinden ayırması çok güç, etiketlerinden kutularına kadar birebir taklit kıyafetler, aksesuarlar bolca bulunuyor etrafımızda. Bunlara en çok da ebay, gittigidiyor gibi açık artırma sitelerinde rastlıyoruz. Çoğu satıcı ürünlerinin %100 orijinal olduğunu iddia ediyor, kimileri de doğru söylüyor. Taklit mi, gerçek mi anlamak zor. Fiyatlarına bakarak çokbilmişlik de yapamıyoruz, "bu kadar ucuzsa sahtedir canım" diyemiyoruz, zira bazıları hiç de öyle ucuz değil (gerçeğinden ucuz olmakla birlikte) ve parmak ısırtacak kalitedeler. Bunları satan insanlar belli bir kalitede kıyafet ve aksesuarlar üretip, marka isminin getirdiği fiyat fazlasından yararlanmak istiyor. Sahte ya da gerçek, öncelikle tasarımcı ürünlerini yok pahasına almaya çalışmanın veya doğrudan taklit almanın nedenini anlamak, araştırmak gerek. Ben sosyolog değilim, derin okumalar yapmaya niyetim yok bu konuda; yine de üzerinde biraz düşünülmesi gereken bi konu olduğuna kanaat getirdim. Öncelikle "neden marka giyiyoruz?" sorusuna kafa yormak gerek. Bana kalırsa marka giyen insanları sebeplerine göre üçe ayırabiliriz:

  1. Sırf statü belirtisi olarak, sırf parası olduğu için (genelde koca koca logolularını tercih ederek) marka kıyafet alıp giyenler.
  2. Bir tasarımcının tarzını özellikle beğenip onun ürünlerini yeğleyenler.
  3. Tasarımcı ürünlerin kalitesini, dayanıklılığını, her zaman moda oluşunu göz önünde bulundurup bunlara verdikleri paraya acımayanlar.

Bile bile taklit mal alan insan türünü ise bu grupların hiçbirine sokamayacağım. Bence modayı iç iç içe bir sürü halka olarak gözümüzde canlandırabiliriz. Moda her zaman kendisini tekrarlar (giyilebilir kıyafetleri içeren modadan söz ediyorum, podyum çılgınlıklarından değil) ve moda hemen her katmanda aynıdır. Açıklayayım. Mesela yüksek belli etekleri ele alalım. Belki 30 yıl önce modaydı, şimdi moda, 30 yıl sonra da tekrar moda olabilir. Modanın en iç halkasını tasarımcı ürünleri şeklinde ele alalım, créme de la créme diyelim hatta. Prada bu yüksek belli eteklere yer verdi diyelim koleksiyonunda, ardından Chloé verdi, ardından ne bileyim Marc Jacobs verdi. Daha sonra dış halkalara, daha hesaplı mağazalara ulaşacaktır bu etek üç aşağı beş yukarı benzer tasarımlarla. Mangoymuş, Zaraymış, Bershkaymış, hemen hepsinde bulunabilecektir. Günümüzün iletişim teknolojileri ile bu "daha sonra" oldukça kısa bir zaman dilimi anlamına gelmektedir. Demek istediğim, sırf belli bir ürünü yalnızca belli bir tasarımcıdan bulabiliyoruz bahanesiyle taklide baş vurma günleri geride kaldı.

Emek, alınteri, falan filan konularına ise hiç girmeyeceğim. Rağbet görmeye devam ettikleri sürece ne korsan kitaba çare bulunur, ne de sahte tasarımcı ürünlerine. Korsan kitabın cazibesini gene bir yere kadar anlayabilirim. Yeni bir kitap okumanın, onu sindirip bitirdiğinde uzun uzun düşünmenin, gerekirse tekrar okumanın zevki hiçbir şeye benzemez. Peki ya koluna sahte bi Louis Vuitton takıp gezmenin zevki? Bunu önce de anlamadım, şimdi de anlayamıyorum.

Bu kadar serzenişten sonra yine bir öneri getireyim; daha doğrusu alıp denediğim ve çok memnun kaldığım bir ürünün masumca reklamını yapayım. Tırnakları kuruluktan dolayı soyulanlar, güçsüzlükten dolayı kırılanlar, sağlıksızlıktan dolayı pürüzlenenler için Sally Hansen Diamond Cuticle Tırnak ve Tırnak Eti Kremi'ni öneriyorum. İçinde gerçekten mikroskopik elmas parçaları olan bu ürün mis gibi de hindistan cevizi kokuyor. Günde bir kez ya da daha iyi sonuç almak için her sabah ve akşam tırnaklarınıza ve etlerine, onları nemlendirecek şekilde uyguluyorsunuz. Bu kadar basit.

Cuma, Temmuz 04, 2008

End of an era

Sonunda mezun olduk. İki güne yayılmış olan törenlerden ilki acı verici uzunlukta ve gayet saçma içerikliydi. Garanti Bankası bilmemne yöneticisinin bile çıkıp konuşmasından mı bahsedeyim, sözde öğrencilerle ilgili olması gereken törende rektörün "ben yaptım, ben ettim..." sözlerini bolca tekrarladığı, araya "installation", "challenge" gibi yabancı kelimeler kattığı işkencevari nutuğundan mı. Asıl ailelere yazık olduğu kanısındayım zaten, hiç mi hiç umurlarında olmayan insanları saatlerce o sıcakta dinlediler. İkinci gün ise kısa tutulmuş, duygusal bir diploma töreni yaşandı. Her bölüme ayrı saatlerde, ayrı salonlarda randevu verilmişti, yarım saatte oldu bitti işte. Ardından fotoğraflar, falan filan derken diplomalar elimize tutuşturuldu, mezun olduk. "Mezuniyet modası" şeklinde sözlerime devam edersem balo gecesi anlaşılacak diye endişeleniyorum; hayır efendim, baloyu (baloya değil) teşrif etmedim, kendimce sebeplerden ötürü. Fakat duyduğuma göre bembeyaz gösterişli tuvaletlerden tutun, yazlık alelade penyelere kadar uzanan geniş bir giysi yelpazesi göze çarpmış. Bunları, kendisi de şatafatlı denebilecek bir elbise giymiş olan Selen'den öğrendim. Siyah-beyaz eğik çizgili, satenvari elbisesinin göğüs dekoltesinde beyaz taşlı bir bölüm vardı. Yine uçları taşlı ayakkabısı ve benim ödünç verdiğim beyaz taşlı pırlanta çakması küpelerle şıklığını tamamladı. Fakat başına gelecekleri önceden tahmin etmiştim ben (sarhoşluk bölümünü olmasa da). Gerek topuklu ayakkabı giymeye alışkın olmadığından, gerekse ayakkabısının "vurucu" yapısından, Selen geceyi ayakkabısız ve ayağına ne idiğü belirsiz şeyler saplanmış olarak tamamlamış. Ayağının dört bir yanının yara olması da cabası. Kep töreni modası ise hayli enteresandı. Tahmin etmediğim kadar gösterişli giysiler ve topuklu ayakkabılar giymişti arkadaşlarım. Kırmızı elbiseli, 8 cm topuklu stilettolar giyen de vardı, yine sadelikten şaşmayıp kumaş pantolon - beyaz gömlek giyen de... Kimi sivri zekalılar ise yanlarında çanta getirip bir de utanmadan cüppenin koluna asmışlardı. Herkes iyice büyümüş gözüktü böylece gözüme.

Bahsetmek istediğim başka bir şey de yine bir web sitesi. Modayla ilgilenen birçok kişi bu adresi duymuş olabilir, fakat Türkiye sakinleri için pek kullanışlı olduğu iddia edilemez www.ideeli.com'un. Bu sitede tasarımcı ürünü kıyafet ve aksesuarlar ya yarı fiyatından bile aza, ya da "giveaway" başlığı altında BEDAVAYA veriliyor. Yalnız bu ürünlerden çok sınırlı sayıda olduğu için üyeler arasından yalnızca çekiliş sonucu kazanan kişiler bunları elde edebiliyor. 1st row ve 2nd row şeklinde ikiye ayrılıyor üyelikler. 1st row için cüzi bir miktarda para ödemek gerekirken 2nd row ücretsiz. Bununla bağlantılı olarak giveaway ürünler sadece 1st row'lara veriliyor, yine indirimli ürünler de onlara daha önce sunuluyor. Türkiye'den istesek de 1st row üyesi olamıyoruz, zira bunun için amerikan gsm operatörlerinden birini kullanıyor olmamız gerek, bütün bilgiler cep telefonuna iletiliyor. Aynı zamanda Türkiye'ye kargo da yok, illa ki kargo olan yerlerden birinde tanıdığınız falan olacak. Yine de prensipte güzel bir site, normal şartlar altında bu ürünleri almaya parası yetmeyecek birçok insan buradan bir şeyler kazanıyor. Ayrıca bu yazdıklarımı Amerika'dan okuyan biri çıkarsa (tabi...) (ingilizce yazmadığımı da hatırlatıyorum kendime tekrar) (yazabilirim aslında), işine yarar bakarsınız!

Çarşamba, Mayıs 14, 2008

From Stoned Man to Iron Man

Blogumu ihmal ediyorum bir süredir. Sebebi yazacak bir şey bulamamam değil, aksine aklımda birçok şey var ama toparlayacak zamanım ve sabrım yok. Neyse ki yaz yaklaşıyor. 7 Haziran'dan itibaren boş gezenin boş kalfası olacağım için yazacak bol vakit bulacağım herhalde. 13 sene aralıksız okula gittikten sonra bu eylül gitmeyecek olmak çok tuhaf gerçekten. Bu kadar boş vakte sahip olma düşüncesi hem sevindiriyo hem korkutuyo beni. Hoş, hiçbir şey yapmayacağım kesin değil. Belki gönlüme göre bi iş bulurum, 1 sene de olsa çalışırım. Ondan sonraki sene Fransa'ya ya da İspanya'ya gideceğim zaten.

Başlıktan da anlaşılabileceği (ya da anlaşılamayacağı) gibi Robert Downey Jr.'dan bahsetmek istemiştim. 1965 New York doğumlu kendisi. New York çocuğu ahah. Birçok filmde ve dizide oynamasına rağmen uyuşturucu batağına (röh) düştüğü için hakettiği yere gelemedi. Benim gibi Ally McBeal'da bir sezon boyunca dönmesini bekleyip mağdur olan arkadaşlara bilgi vereyim; senaryoda evlenmeleri vardı Ally ve Larry'nin, gelgelelim Downey uyuşturucudan dolayı tutuklanıp başı belaya girince uçuruverdiler Larry'yi diziden. N'apalım. Robert Downey J.R. Chaplin'deki Charlie Chaplin rolüyle oscar adaylığı aldı. Bunun dışında Weird Science, Natural Born Killers, Kiss Kiss Bang Bang, Zodiac gibi filmlerde, hepsinde baş rol olmasa da mühim olduğu tartışılmaz rolleri oynadı. A Guide to Recognizing Your Saints filmini ise herkese öneriyorum, RD Jr'ın gençliğini oynayan Shia Lebeouf (maşallah, ada bak) güzel bir performans sergilemiş, kendisi coming soon kategorisi altında Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull adlı filmde izleyebilirsiniz. Robert ise kendisini topladı tamamen, Iron Man'deki Tony Stark rolüyle hayli geniş olan oyunculuk repertuvarına bir de superhero'luk kattı. Kendi blogunda insan konudan konuya atlayabilir, zira şimdi canım Iron Man'den bahsetmek istedi. Ben çizgi roman fanatiği değilim ama fırsat buldukça okumayı, okuduklarımı da beyaz perdede görmeyi severim. Iron Man şimdiye kadar izlediğim en iyi Marvel yapımı. Marvel parasını kendi cebinden ödeyerek çekti Iron Man'i, iyi ki de çekti. Filmin başında ayrıntılı biçimde Tony Stark'ın neden ve nasıl Iron Man olduğunu anlatan sahneler kimilerini sıkabilir. Bence mantık çerçevesini kurmak ve Iron Man'i anlamak için elzem sahnelerdi onlar, aksiyon bölümünden daha bile zevkle izlediğimi söyleyebilirim kendilerini. Robert Downey Jr. Tony Stark için o kadar uygun bir aktör ki, diyecek laf bulamıyorum casting'e. Zaten karakterinde içkin olan züppelik, alaycılık, kıvrak zeka, umursamazlık öğelerini Tony Stark'a öyle güzel yansıtmış ki, bittim buna (it killed me). Tek hayıflandığım nokta, bu kadar zaman Robert Downey Jr.'ın adını bile duymamış olan arkadaşların onu öve öve bitiremeyeceği tahmini. Çocuk gibi, "ben Robert'ı yıllardır seviyorum, ya benim ya kara toprağındır!" demek istiyorum. Çocuktan ziyade psikopatça oldu bu. Neyse. Bu arada Downey'nin Tony Stark rolüyle başka bir yapımda daha görüneceğini kat'i surette öğrendim: The Incredible Hulk. (13 Haziran 2008'de gösterime girecek) Edward Norton'ın da Bruce Banner, nam-ı diğer Hulk'ı oynayacağı düşünülürse, güzel bir seyirlik olacağa benzer. Ama Eric Bana'ya da haksızlık etmemek gerek. Onu Hulk rolünde izlerken de beğendiğimi inkar etmeyeceğim. Ama iki yıllık bir sürenin ardından nihayet zahmet edip bir filmde oynayan Norton'ı özlemedik değil.

Son olarak gene kel alaka bir yere atlayıp http://aurgasm.us adlı web sitesinden bahsetmek istiyorum. Bu sitede birçok özellik var. Ama en önemlisi her genre'dan yeni, adı duyulmamış sanatçıları, bunların bir iki parçasını alıp ana sayfaya koymaları. Sizin yapmanız gereken tek şey bir tık ile bu şarkıları dinlemek. Neler duyduğunuza inanamayacaksınız. Özellikle "ben yeni şeyler bulmayı, kimsenin dinlemediği şeyleri dinlemeyi seviyorum" diyen arkadaşlara önerilir. Çok beğendiğiniz takdirde satın alabiliyorsunuz amazon'a yönlendirilerek. Ben inanılmaz zevk alıyorum boş vaktim olunca burayı incelemekten. Check it out, guys.

Salı, Nisan 01, 2008

Alışveriş Tüyoları

Kadınların çoğunun en sevdiği aktivite bazen eğlence olmaktan çıkıp tatsız bir olaya dönüşebiliyor. Özellikle de belli bir süre geçip de dolabınıza baktığınızda, bırakın giymek, dolabınızda tutmak bile istemeyeceğiniz giysilerle karşılaşmak çok sıkıcı olsa gerek. İnsan "bunları neden ve nasıl bir ruh hali içinde almışım ki?" diye soruyor kendisine. Bunun cevabı muhtemelen "bir indirim çılgınlığı esnasında" olacaktır. Kendimizi nasıl tutacağımızdan, neyi almamız ve neyi almamamız gerektiğinden bahsedelim biraz.

1- "Bir şeyler almak" için dışarı çıkmayın. Planlı programlı olun, dergilere, internete bakın. Tam olarak belirli bir markanın belirli bir ürününü saptayamasanız da, en azından genel bir şey olsun aklınızda, örneğin: "Bugün dolgu topuklu ayakkabı almaya çıkıyorum","Sarı bir şey almaya çıkıyorum." Eğer ihtiyacınız yoksa bunun dışında hiçbir şey almamaya şartlayın kendinizi. Zorluk çekeceğinizi biliyorsanız normalde bir şey almadan çıkamadığınız dükkanlara uğramayın. Mesela ben Mango'ya girersem elim kolum dolu çıkıyorum genelde.

2- Hesabınızı bilin, para biriktirin. Bunu söylerken altından kalkamayacağınız kadar alışveriş yapmayın demiyorum, bunu yapmayacak kadar mantıklısınızdır zaten. Demek istediğim şu düşünce tarzını yerleştirmek: abuk subuk 10 tane benzer üründen alacağıma, bir tane ama çok kalitelisini alırım. Siz de dolabınızı açtığınızda muhtemelen 10 tane lüzumsuz bluz görüyorsunuz mesela hiç giymediğiniz. Her birine 100 ytl vermiş olduğunuzu düşünün, buyrun size bir adet Chanel bluz parası. Elinize geçen her kuruşu anında harcamayın. Biraz sabredip daha güzel şeyler aldığınızda kendinizi daha iyi hissedersiniz.

3- Hangi durumda daha rahat alışveriş yaptığınızı belirleyin. Bazı insanlar zevkine güvendikleri bir arkadaşlarıyla alışverişe gitmeyi tercih eder. Eğer böyle bir arkadaşınız varsa, bir şeyin size yakışıp yakışmadığını da dürüstçe söyleyeceğine inanıyorsanız, birlikte alışverişe çıkıp çok eğlenebilirsiniz. Bazıları ise yanlarında birisi varken acele eder, doğru düzgün düşünmeden, sırf yanındakini bekletmemek için işini çabucak tamamlamaya çalışır. Malesef bu da eve döndüğünüzde bir çok abuk subuk şey almış olduğunuzu fark etmenize yol açar. O yüzden eğer siz de benim gibi tek başınıza alışveriş etmekten hoşlanıyorsanız almayın yanınıza kimseyi. Böylece tek bir pantolon için 100 tane dükkan dolaşmanıza, saatlerce kabinde kalıp düşüncelere dalmanıza ya da kararsızlıkla aynı yerleri tekrar tekrar dolaşıp, 5 saatin sonunda hiçbir şey almadan eve dönmenize laf edecek kimse olmaz. Ayrıca kendi zevkine uymasa bile sizin üzerinizde bir şeyin güzel durduğunu fark edip, sizi almaya teşvik edecek kadar moda gözü gelişmiş arkadaş zor bulunur.

Not: Erkek arkadaşınızdan alışveriş yoldaşınız olmasını istemeyin. Hem o sıkıntıdan patlayacak, hem de size olan "sevgisi"nden ötürü, üstünüzde en iğrenç duran şeyi bile alkışlayacaktır.

4. Bir şeyi vitrinde ya da bir mankenin üzerinde güzel duruyor diye almayın. Canınız ne kadar istemese bile, kabinlerde 100 kişilik kuyruk olsa bile, üstünüzde 20 kat kıyafet olsa bile yılmayın, deneyin. Bazı kıyafetler çok ilginç, şaşaalı, güzel durabiliyor askılarda ve raflarda. Ama sizin üstünüzde öyle durmayabilir. İçinde kendinizi rahat hissetmeyebilirsiniz. Oysaki en sade kıyafet bile üstünüze güzel oturur, vücut hatlarınız ve teninizle giderse çok daha doğru bir seçim olacaktır. Çünkü en sık ve severek giyeceğiniz kıyafet odur.

5. Kendinize karşı dürüst olun, vücudunuzla ilgili olumsuz noktaları kabul edin. Herkesin beğenmediği bir yerleri vardır, Heidi Klum'un bile. Bacaklarınızın üst kısmı kalınsa mini etekler almayın, göğüsleriniz çok küçükse göğüs kısmı çok dar, düz renkli bluzlardan kaçının. Boyunuz kısaysa diz ya da diz üstü, mini etekleri tercih edin, vesaire. Bir de yeni kıyafetleri motivasyon aracı olarak kullanma durumu var ki ben çok saçma buluyorum. 34 beden bi pantolon alıp ben bunun içine girene kadar diyet yapacağım demeyin. Yemek yemenin zevki giyinmenin zevkini genelde alt eder arkadaşlar. Önce 34 beden olun, sonra alın pantolonunuzu. Ama moral bozmayalım, bu söylediklerimin bir de tam tersi var elbette. Güzel yanlarımız. Giyinirken ve kıyafet alırken vücudumuzun güzel kısımlarını vurgulayacak olanları seçmeliyiz. Ayaklarınız güzelse onları ağır ağır botların, lastik ayakkabıların içine hapsetmeyin. Bacaklarınız uzun ve biçimliyse dar pantolonlardan, mini eteklerden kaçınmayın.

6. Hevesli satış görevlileri konusunda dikkatli olun. Neyse ki artık giyim mağazalarında peşinizden ayrılmayıp zaten gördüğünüz şeyleri size manasızca gösteren, ne alıp ne almayacağınıza karışan insanlar yok. Herkes istediğine bakıyor, istediğini deniyor. Malesef bazı dükkanlarda durum böyle değil. Öncelikle bu vakanın daha hafif görüldüğü yer olan ayakkabıcılardan söz edelim. Ayakkabı dükkanlarında şunu alın bunu alın diye peşinizden gelmeseler de, gerek bunlar daha küçük mekanlar olduğu için gerekse de beğendiğiniz ayakkabının size uyan numarası içerilerden getirdildiği için, başınızda genelde biri olur. O biri ayakkabıları taa içerden getireceği, hatta ve hatta size elleriyle giydirmeye çalışacağı için kendinizi suçlu hissedip denediğiniz ayakkabıyı almaya kalkışabilirsiniz. Saçmalamayın. Herkesin bir mesleği var ve insanlar mesleklerinin gerektirdiğini yapıyorlar. Onun işi de sizin istediğiniz ayakkabıyı getirip sizinle ilgilenmek. Ona karşı insanlık suçu işlemiyorsunuz ayakkabıyı almayarak. (yüz bin kere "o" dedim, sanki hypothetical olmaktan çıktı "o", şimdi de onunla ilgili ileri geri konuştum diye suçluluk duyuyorum valla) Şimdi bu durumun en vahim olduğu mekandan bahsedelim: Parfümeriler! Buradaki ürünleri malesef bir kabinde deneyip, beğenmedim, almıyorum kardeşim deme şansınız olmuyor pek. Daha ziyade bu ürünler görevliler tarafından size hile ve cebrenle uygulanıyor, ardından da yalan yanlış ÇOK GÜZEL OLDU nidalarıyla ürünü almak zorunda bırakılıyorsunuz. Psikolojik baskı. Daha da kötüsü bu insanlara bir ürün almış olmanız yetmiyor, "bu rujla birlikte gidecek eflatunumsukırmızıyakaçanmavi farınız var mı?" "aaa yok mu?" "bakın bu çok güzel" şeklinde daha da iç sıkıcı söylemlere giriyorlar. Uzun dakikalar sonra eliniz kolunuz dolu, parasız biçimde çıkıyorsunuz dükkandan. Bunlar için benim formülüm bana ne lazımsa anneme söyleyip onu kurban olarak göndermek. Ama herkesin böyle bir lüksü yok. O yüzden vicdanınızı katılaştırıp, gerekirse sert olmayı göze alıp bu insanların karşısına dikileceksiniz. Ya da hile yapıp her gösterdiği ürün için ONDAN BENDE VAR deyin :)

Cuma, Mart 21, 2008

Makyaj Tüyoları 1: Gözler makyajla nasıl büyütülür?

Bütün kadınlar büyük gözlü olmak ister, bu bir gerçek. Bazıları doğuştan Anne Hathaway'inki gibi gözlere sahip olacak kadar şanslıyken diğerleri makyaj hilesine başvurmak durumundadır. Gözleri büyük göstermenin ilk ve en önemli adımı doğru rimeli seçmektir. Yine bazı insanların kendiliğinden uzun ve kıvrık kirpikleri vardır. Ne güzel. Ama bizim yok. Bu durumda güzel bir rimel seçmemiz gerekiyor kendimize. Ben kendi adıma daha önce de belirttiğim gibi Giorgio Armani Maestro'yu tavsiye edeceğim. Kirpikleri topaklandırmadan uzatıyor ve hacim veriyor. Bundan önce MaxFactor Masterpiece kullanmıştım, o da fena değildi ama Maestro ile kıyaslanamaz. Daha önce ise Maybelline XXL kullanıyordum, şu iki taraflı olandan. O da kirpiklerde inanılmaz bir etki yaratıyordu fakat 2 kat sürülmesi ve özellikle beyaz tarafının silikon desteğiyle kirpikleri uzatması fena bi topaklanma yaratabiliyordu. Kirpiklerin kıvrıklığına gelince, bunu söylemek beni yeise soksa da, KİRPİK KIVIRAN RİMEL YOKTUR arkadaşlar. Eğer düz kirpikliyseniz (ok kirpikli) mecburen kirpik kıvırıcısı kullanacaksınız. Kirpik kıvırıcı olayında bir numara ise Shu Uemura'dır, fakat Türkiye'de bulunup bulunmadığından emin değilim bu markanın ürünlerinin. Fırçaları da pek hoş. Kirpikleri kıvırmanın diğer bir yolu ise 2 ay kadar dayanan kirpik perması işlemi. Birçok büyük güzellik merkezi ve kuaförde (örnek: M.O.S.) yapılan bu işlem, aynı saça yapılır gibi, kirpiklerin ilaçlanarak ince bir çubuğa sarılması ardından yarım saat kadar bekletmek şeklinde uygulanıyor. İsterseniz boyuyorlar da kirpiklerinizi. Sonuçta gerçekten çizgi film karakterlerine yaraşacak sevimlilikte, kıvrık ötesi kirpiklere sahip oluyorsunuz. Bunun tek eksisi kısa kirpikli arkadaşlara yönelik, bu işlem kirpiğinizi kıvırıyor ve boyatırsanız koyulaştırıyor fakat uzatmıyor elbette. Üstüne bi de rimel sürmeye kalkarsanız da fena, yapış yapış bir görünüm alıyor. Son olarak da (tabi son çare olarak demek istemiyorum çünkü ben tercih ediyorum gayet bu yöntemi) takma kirpik kullanabiliriz. Bunlar hem uzun, hem çok hem de kıvrık olacaktır. Artık bunları uygulamak da çok kolay, sanılanın aksine düşme riskleri neredeyse hiç yok. Revlon'unkileri beğeniyorum ben özellikle. Neyse, bir şekilde kirpiklerimizi uzattık, kıvırdık diyelim.
Şimdi göz kalemine geçiyoruz. Bazı güzellik uzmanları size gözü büyük göstermenin yolunun gözün içine beyaz kalem çekmek olduğunu söyleyebilir. 35 yaşın üstündeyseniz belki bir derece doğru olabilir bu, ama yine de Bülent Ersoy'a benzeme riski var. No way. Tenimizin ve saçımızın rengine göre (mesela ben çok açık tenliyim, koyu kahverengi, koyu yeşil ya da siyah kalem kullanıyorum) yumuşak uçlu, kaliteli bir "crayon" seçiyoruz. Ben Christian Dior'un waterproof ve yine M.A.C.'in waterproof göz kalemlerini beğeniyorum. Açık renk olmamasına dikkat edelim kalemimizin. Kalemi alıyoruz ve gözümüzün asla ama asla içine değil, tam kirpik altından, boşluk kalmayacak şekilde göz altımıza çekiyoruz. Gözlerimizi iyice büyütmek için kalemin niteliğine göre ya parmak ucumuzla, ya da bir fırçayla dağıtarak (eroinman gibi gözükecek kadar değil ama) buğulu bir görünüm elde ediyoruz. Daha büyük ve dramatik bir görünüm için göz kuyruğumuza kadar çekiyoruz kalemi. Bazı insanlar eyeliner çekmeyi tercih ediyor gözün altına. Eğer amacınız gözünüzü büyük göstermekse bundan kaçınmanızı öneriyorum. Zira eyeliner son derece kesin bir çizgi halinde olacak, bizim gözümüzün sınırlarını bulandırıp olduğundan büyük imajı verme planımızı baltalayacaktır.
Yine bazı insanlar göz kapağına eyeliner çeker. Bana kalırsa doğallıktan uzak, badana yapmış görünümü veren bir şey gözün üstündeki eyeliner. Onun yerine "dipliner" tabir edilen, küçücük, ipince uçlu üründen alın. Markası önemli değil. Bunu dikkatlice göz kapağınıza, kirpiklerinizin
tam üst kısmına sürün. Biliyorum, düzgün dipliner çekmek hiç kolay değildir ama sonuç bu çabaya değer, zaten bir süre sonra alışacaksınız. Yine dramatik bir görünüm için dipliner'ı göz kuyruğunuza kadar çekin, hatta alttaki göz kaleminizle birleştirip badem şekli verin gözünüze. Yine takma kirpik taktığınızda birleşme yerine dipliner sürerek saklayabilirsiniz.
Son olarak da fardan bahsedelim. Ben 21 yaşında, öğrenci bir insan olarak günlük hayatımda fara pek rağbet etmesem de, farın da gözleri büyütmeye katkıda bulunduğu kesin. Yine çok açık renklerden kaçınmamızı öneriyorum öncelikle. Kahverengi, siyah ya da gri tonlarından bir far seçelim kendimize. Hatta mümkünse 2li bir far seçelim ki (koyu gri, açık gri örneğin) gölgeli bir tonlama yapabilelim. Eğer ikili far uygulayacaksak göz dibinde en koyu olmak üzere yukarılara doğru açılan bir tonlama yaratmamız yerinde olur. Lütfen ama lütfen farı çok yukarılara kadar sürmeyelim, rakun görünümü elde etmeye çalışmıyorsak. Göz kapağımızın kavis yaptığı yere kadar, gözlerimiz tam açıkken birkaç milim gözükecek şekilde sürmeliyiz farı. Dramatik bir görünüm için yine kuyruğa dek uzatabiliriz. Ayrıca yine buğulu bir görünüm için, farı aplikatörün uç kısmını kullanarak göz altına, kalemi sürdüğümüz bölgeye sürebiliriz. Özellikle renkli bir far sürdüğünüzde, bir ton koyusunu göz altına sürmeniz hoş bir görünüm yaratacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kalın sürmekten kaçınmak.

Pazartesi, Mart 17, 2008

2008 İlkbahar-Yaz Modası: Sandaletler

Bu sezon sandaletler ilginç bir ikilemin malzemesi oluyor. Kahverengi, deri ya da deri görünümü verilmiş, doğal tonlara yakın, gösterişsiz, sessiz sakin sandaletler de, zarif ayrıntılı, dore ya da lame, şatafatlı sandaletler de görülebilecek ayaklarda. Bu doğal görünümlü sandaletlere tahta dokulu, dolgu topuklar daha çok yakışsa da, yine benzer malzemeden yapılmış ince topuklar da eksik değil. Tabii ki doğala dönüş, topuksuz sandaletlere de ağırlık verilmesine neden oluyor. Gerek çok sade, ayrıntısız olsun, gerek yine dore ayrıntılar içeriyor olsun, düz sandaletler moda; özellikle de parmak arası olanları. Birkaç tanesini görelim bakalım.

Louis Vuitton nedense sadece çanta üretiyormuş izlenimi veren bir marka. Oysaki yandaki "pump"a bakarsak dorenin gayet ayrıntılı, göze hoş gelen bir biçimde kullanıldığını görüyoruz Louis Vuitton sandalette. Ortada bölümde de sağolsun hiçbir üründen eksik olmayan logo oluşturulmuş kesişen bantlar ile. Yine de topuğun yüksekliği ve dokusu olsun, ayakkabının tadında bırakılmış gösterişi olsun, alıp giyerim ben bunu dedirtiyor.







Solda Fornarina marka dore desen değil lame desen değil (ama ısrar ederseniz lame derim) sandaleti görüyoruz. Fornarina çok cici ayakkabılar üretiyor gerçekten, hatta en son kozumu yine Fornarina marka bir sandalet ile sona saklıyorum. Bu sandalete baktığımızda nispeten alçak bir topuk görüyoruz, fakat bu yürüyüşü kolaylaştırırken zerafeti de azaltacaktır, unutmayalım. Bana kalırsa dore veya lame sandaletler ya düz ya da ince, yüksek topuklu olmalı.


















Evet yukarda Aldo marka iki adet sandalet görüyoruz. Yeri gelmişken söyleyeyim ben bu markayı çok seviyorum. Hem fiyatları uygun, hem muhteşem ayakkabıları var. Üstteki açık dore tonlu sandaletin topuğu geri kalanıyla aynı dokudayken, alttaki daha lameye kaçan ayakkabıda tahta türü topuk görüyoruz. Sanırım alttaki sandaletin yukarıdaki Louis Vuitton'a olan benzerliği dikkatli gözlerden kaçmamıştır. Aynı modelde ama daha uygun fiyatlı ayakkabı isteyenler için uygun diyebiliriz bu sandalete.


Dolgu topuklara geçecek olursak, solda ince, kahverengi deri bantlı, espadril biçimi Burberry wedge'i görüyoruz. Benim kişisel görüşüm de, bu renge bu tür ve bu dokuda topuğun yakıştığı yönünde. Burberry İngiliz sadeliğini şıklıkla birleştirmesi ile tanınan bir marka zaten, "yaşlı" markası yaftasını ise Prorsum serisiyle yenmiş durumda. Bu sandaleti bej ya da kemik bir etek, floral bir üst ve kendisiyle aynı tonda bir çantayla düşünmek çok kolay. Ben bazı insanlarca zevksizlik örneği olarak görülen sandalet içine çorap giymeyi ise, baharda bu sandaletin içine bej tonunda, kendinden desenli bir çorap olmak şartıyla kabul edilebilir buluyorum.
















Bu iki dolgu topuklu sandalet ise yine Aldo ürünü (Aldo'ya kıyak mı geçiyorum ne). Tabii alttakine dolgu topuk demek ne derece doğru bilmiyorum. Bence içi boş dolgu topuk (oxymoron oldu ama) son derece lüzumsuz ve yeni bir şeyler icat etme telaşı içinde sınırlar zorlanarak üretilmiş bir model. Tedavülden derhal kaldırılmalı. Yine de objektif yaklaşarak, bir beğeneni, alanı vardır demek lazım. Üstteki ise bu sezonki bantları ve topuğu naturel görünümlü, slingback sandaletlerin bir prototipi adeta, hem de gayet güzel bir örnek. Alttaki sandalet topuğundan kaybetse de hem bilekten bağlanması, hem de öndeki bantların gelişi açısından zarif bir model olarak nitelenebilir.

Bu kez sağda River Island markalı wedge'i görüyoruz. Yine naturel tonlar, naturel topuk akımını yakalamakla birlikte, elbette fiyatı göz önünde bulundurulduğunda doğal karşılanacak kusurları olduğunu belirtmeden geçemiycem. İlk olarak bantların bileğe doğru ilerleyiş tarzı kafamı kurcaladı. Model olarak güzel dursa da ayağa giydiğinizde garip durma riski var böyle bir modelin. İkincisi ise, hunhar benzetmeler yapmaktan kaçınmaya çalışmama rağmen "sunta" görünümlü topuğu. Dolapların arka yüzü falan yapılıyor bu maddeden, ayağa giymek için iyi bir seçenek olduğundan şüpheliyim.


Şimdi izninizle topuksuz sandaletlere geçiyorum. Hemen sağda Louis Vuitton bir flat görüyoruz. Kendimi tekrar etmek pahasına, Louis Vuitton'un logo aşkına değinicem, bu modelde de son derece şirin olsa da LV logosu eksik değil. Yine naturel tonlar yakalanmış, LV çiçekleri ile de hoş bir renklilik yakalanmış. Ayakta hem rahat hem güzel duracak bir model.




Aşağıda gördüğümüz düz sandalet yine son derece sade bir Burberry ürünü. Koyu kahverengi bantlar Burberry deseni diye tabir edebileceğimiz ekose içinde bulunan tonlarla renklendirilmiş. Hasır görünümlü taban göze çarpıyor. Yukarıdaki Louis Vuitton'a göre daha günlük (hatta yazlıklık =) bir sandalet diyebiliriz sanıyorum.






Sağdaki "flat" sandalet ülkemizin yeni yeni kavuşma fırsatı bulduğu Jimmy Choo imzalı. Son derece şirin ve özgün bir modelde olan, vişne-gül kurusu tabir edilebilecek sandalette yuvarlak zımba-buton ayrıntıları kullanılmış. Arkası elastik olan bandın getireceği giyim rahatlığından söz bile etmiyorum. Hem günlük kıyafetlerin altına hem de abartılı bir durum olmadıkça gece çıkıldığında giyilebilir bu cici flat.



Sağda ise yine bir River Island sandaleti görüyoruz. Çok sayıda bant olması göz kalabalığına yol açabilecek olsa da, deri üzerine zımba görünümlü ayrıntıların bu sene çok gözde olması, bu sandaleti güle güle giyilebilir hale getiriyor. Az sonra bahsedeceğim gladyatör sandaletlerini andırmasıyla benim yadırgadığım bantlar artıya da dönüşebilir bazılarının gözünde.

Yandaki gladyatör sandaletleri Dolce&Gabbana markalı. Dolce&Gabbana tanıdığımız kadarıyla şatafattan vazgeçmez, bu beyaz gladyatörler de görüşümüzü doğrular nitelikte. Hem içi, hem de üstündeki yuvarlak zımbalar metalik tonda olan sandaletin tabanı ise naturel renkte seçilmiş. Bilekten bağlanmakla birlikte ön tarafında ince, bağcık ayrıntıları var. Benim gibi peynir beyazı bir insan için bu sandaletleri giymek rüya olsa da, esmer ya da bronz, güzel bacaklarda çok hoş duracaklarını düşünüyorum. Bu sandaletler ayağınızdan hayatta düşmez (literally).


Hem gladyatör hem zarif olucam ben diyorsanız, size Aldo'nun kibarlık abidesi gladyatör sandaletini sunuyorum arkadaşlar. Vallahi yazdıkça içimden gidip Aldo'yu soymak geliyor. Konumuza dönelim, bu sandalet modelin gerektirdiği rahatlık ve erkeksiliği bilekten çift bağlanması ile sağlarken, burun kısmının abartıdan uzaklığı ve sandaletin naturel rengi, ayakkabıyı mini elbiselerin altına bile giyilebilir kılıyor. Taban da elbette aynı tonlarda.



Yanda ise benim all-time favourite'ım (en azından bu sezon için) olan Jimmy Choo sandaleti görüyoruz. Artık İstinye Park'tan mı olur yoksa "Akaretler Champs Elysées oluyor" projesi kapsamında bir an önce açılır mı bilemiyorum ama edinmeye de niyetliyim kendisini. Bu parmak arası modelde sandaletin vurucu noktası elbette ki bilek bölümü. Parmak arası bölümü son derece ince bir ip modunda olup, bilekten mücevher havası veren bir parça ile bağlanması modele özgünlüğünü veriyor. İnce yapılı, uzun ince parmaklı, güzel bir ayağa sahip (zira ayağınız tamamen ortalıkta olacak) esmerler bordo, beyaz tenliler bordo ya da kırmızı oje sürerek inanılmaz bir görünüm yakalayabilirler bu Choo ile.

Yazıma size şu ana kadar gösterdiklerimle alakasız, ama insanda alıp da şeker gibi yeme arzusu uyandıran bu Fornarina sandalet ile son veriyorum. Havlu kumaştan yapılmış bu açık pembe, kurdele ayrıntı içeren bantlı, koyu pembe tabanlı sandaletin bilekte bağlanan ipi yumuşacık ve esnek. Topuğu ise dolgu modelinin enteresan bir türü. Herkesin giymeyeceği ya da giyemeyeceği bir sandalet belki ama sevimliliği su götürmez. En azından gidip bir denemek lazım sırf zevk için de olsa.

Pazar, Mart 02, 2008

02.03.2008

Evet bugün de ne zamandır aklımda olan bi konuya değineyim dedim ve İstanbul Avrupa yakasındaki bazı alışveriş merkezlerinden bahsetmeye karar verdim. Yalnız öncelikle şunu belirtmeliyim; alışveriş merkezi olayının büyük bir taraftarı sayılmam ben. Bana kalırsa sıra sıra mağazaların, aralarda restoranların, kafelerin olduğu şirin bir sokakta yürümek çok daha zevkli. Bi New York’u düşünelim mesela, kim Fifth Avenue varken gidip de bi alışveriş merkezine kapanır ki? (Bu da bana Sex and the City’nin Carrie’sinin “Shopping is my cardio” demesini hatırlattı) Ya da Champs-Elysées varken kim ne yapsın koskoca bi binanın içinde cirit atmayı? İstanbul’da da Nişantaşı ve Bağdat Caddesi var bizim gibi mall-sevmez insanlar için. Ama ne yalan söyleyeyim, zaman darlığı çeken birçok İstanbullu için alışveriş merkezlerinin pratikliği tartışılamaz. Bu mekanların birkaçını ele alalım bakalım, her biri ayrı bir gün olmak üzere.

Öncelikle ilk göz ağrımız, Etiler semtinin popülerleşmesine neden olmuş, eski fakat vazgeçilemeyen (kısmen evime çok yakın olduğu için) Akmerkez’i ele alalım. Akmerkez’in bana kalırsa en önemli avantajı basit ve akılda kalan mimarisi. Deliler gibi inip çıkmanız, oradan oraya koşmanız gerekmiyor, özellikle de her zaman belli mağazaları dolaşıyorsanız. Her genç kızın sevgilisi olan Zara ve Mango’nun varlığı, La Senza, Marks&Spencer, Ay Yıldız ve Zeki Triko’nun sunduğu geniş iç çamaşırı-pijama seçenekleri, ev hayvanına sahip olan insanların (misal ben) ayaküstü alışveriş yapmasına olanak sağlayan PetShop’ı ve elbette 3 katlı devasa Beymen’i ile Akmerkez iç açıcı bir mall bana kalırsa. Home Store da Cengiz Abazoğlu tasarımları’nın yanısıra Anna Sui, Valentino, vs gibi bir çok ünlü markaya yer veriyor. Yine büyük bir alanı ve birbirinden ilgili ve sevimli (muhtemelen annem en sağlam müşterilerinden olduğu için) satış elemanları olan Sevil Parfümeri, benim gibi parfümerifobik (kozmetik ürünler kullanma açısından değil elbette, bu ürünlerin satıldığı mekanlara girme açısından... girer girmez üstünüze saldıran, sizi palyaçoya, bülent ersoy’a ya da gotik-emoya benzeten bir ruju, farı, fondoteni bile AYY ÇOK YAKIŞTI diye satmaya çalışan satış elemanları sağolsun) bir şahsın bile sık sık gireceği bir dükkan. Armani ürünleri satmaya başlamaları da beni özellikle sevindirdi. Sevil’den bahsedip de M.A.C.’i unutmamalı tabii ki. Göz kalemi kullanmadan asla evden çıkmayan biri olarak, eğer siz de kalemi göz altlarınıza uygulayıp dağıtarak “buğulu görünüm” elde etme meraklısıysanız, M.A.C.’in yumuşak ve waterproof göz kalemleri bir numara diyorum.

Perşembe, Şubat 28, 2008

28.02.2008

Evet bahar yavaş yavaş geliyor gibi (bu satırları yazmamdan 10 dk önce çılgınca yağmur yağmasına rağmen iddiamda ısrarcıyım). Baharla birlikte elbette yeni sezon kıyafet ve ayakkabılarının vitrinlerin baş köşesine oturması kaçınılmaz. Bu da ya anne forsu ya da baba azarı (kredi kartları yaaağni) anlamına geliyor elbet. Bayiye henüz gelmiş olan In Style Mart sayısını sıcak sıcak kapıp eve götürdüm ve umduğumu pek bulamadım; alışveriş rehberi olma açısından tabii. Normalde In Style daha alındığı gün kalp (kesin gidip alınıcak), yıldız (gidip denenicek, güzelse alınıcak) ve soru işaretleri (umut vaadediyor, gidip bakılıcak) ile dolar normalde. Yine de zaten farkında olduğumuz gerçekleri görmüş olduk. Bu yaz romantik (çiçekli, böcekli, pastel renklerde), uçuşan etekli, kabarık etekli tasarımlarla beraber, tek parça olmak üzere fosforlu sarı, kırmızı, mor (fosforlu cevriye) elbiseler görebileceğiz sanırım sokaklarda. Söylemeden geçmeyelim, bu romantik, pastel, vs giysilerin güzel örneklerini River Island'da görmek mümkün, çok Elizabethian bir hava esmekte gördüğüm kadarıyla mağazada. Yine doğal renklerde (bej, haki, yeşil, kahve) şortlara, topuksuz, olabildiğince ayak sergileyen ipli mipli sandaletlerle birlikte en ciddi ortamlarda bile rastlanacak gibi. Yaz gelmeden ne sandaleti ulan diyerek bahara dönüş yapacak olursak, artık herkesin bir trençkot edinme vakti geldi de geçiyor (tabi herkes derken abartıyorum, ajanlar gibi dolaşmayalım cümbür cemaat). Trençkot deyince benim aklıma bej rengi ve Burberry geliyor haliyle. Her türlüsünü bulmak mümkün orada. Daha hesaplı birşeyler istiyorum diyen şahısların ise Marks&Spencer olsun, Mango olsun, Zara olsun, sevgili mağazalarımıza göz atmaları yeterli. Ben özellikle Zara fanıyım denebilir. Çünkü o "uniform" havası altında, iş kadını-yaşlı başlı kadın kıyafetlerinin altında 1-2 tane süper şey çıkıyo arada bir. Mesela geçen ay aldığım şifon, sık puanlı, bej, yeşil ağırlıklı, fırfırlı bluz gibi. Eh, bluzun bu özellikleri ilkbahar-yaz modasının özeti niteliğinde oldu. Makyaja gelicek olursak, kışın "bebek yüz" modası her yaz olduğu gibi yerini "sağlıklı cilt" ıvır zıvırına bırakıyor. Yalnız Max Factor şu Masterpiece serisinin renklilerini çıkarmış. İddialara göre hem %70 uzun hem de yeşil, sarı, oranj, moranj kirpiklerle dolaşabiliyorsunuz. Kişisel deneyimlerimden yararlanmak isterseniz, ben Giorgio Armani Maestro'nun üstüne tanımıyorum rimelde. Diorshow falan yalan tamamen. Fırçasından bile farkı anlaşılıyor, ne bir topaklanma var, ne o iki taraflı badana zımbırtısı. Sürüyorsunuz, şak 3 kat kirpiğiniz olmuş. Ayrıca takma kirpik olayı aldı başını gitti. Revlon adlı markanın tercihe göre daha uzun, daha hacimli vesaire birkaç çeşidi bulunmakta. Yeşilçam effect size göreyse buyrun. Allık ve rujlarda da ilkbaharla birlikte pembe doğallığı hüküm sürecek heralde. M.A.C. allık konusunda oldukça geniş bir yelpaze sunuyor, cart pembe gibi cesur ürünlerden de kaçınmıyor elbette, hem de o güzel fırçalarıyla ürünleri uygulamak ayrı bi zevk.
Ayakkabıdan pek bahsetmemiş olmamı ise witty bir yorumla yazımı noktalayarak telafi edeceğim. First Ladymiz Hayrünnisa Gül'ün Christian Louboutin giydiğini her yerde avaz avaz söyleyip, fiyatından dolayı eleştirdiler ülkemiz sürünürken sekizyüzbilmemkaçdolarlık ayakkabı giymesini. Acaba Sayın Gül giydiği ayakkabının tabanının neden kırmızı olduğunu biliyor mu? (emekleri çalınan işçilerin kanını sembolize ediyor... diyemicem, zira Fransız bir tasarımcıdan söz ediyoruz burada) Bu sevgili Christian, gençliğinde Paris'teki fahişelerin ayakkabılarının tabanını oje ile kırmızıya boyamalarını çok yaratıcı bularak tasarladığı her bir ayakkabının tabanının bu renk olmasına karar vermiş. Maşallah. Bu arada Christian Louboutin'in de kendi mağazası olsa diyoruz artık Jimmy Choo, Sergio Rossi, Marc Jacobs ardından. Tabii Beymen'den allah razı olsun. Bunları söylemek de bana Jimmy Choo, Etro, Chloé, Bottega Veneta ve daha nice seçkin mağazanın Akaretler'de açılmasına ramak kalmış olduğunu hatırlattı. Desenize, erkek arkadaşıma giderken gözüm ve gönlüm ayaküstü açılıvericek.