Çarşamba, Ekim 21, 2009

Mucize!



Sanırım az önce çağımızın mucizesine tanık oldum. Annemde bulunan La Prairie Cellular 3-Minute Peel'i denedim ve şu an resmen yeni bir yüze sahibim. Vallahi. Fiyatı hafif yüksek olsa da, değer diyorum ben. Yaşlanma belirtileri gösteren, elastikiyet kaybı yaşayan, nem dengesi bozulmuş olan, tonu cansızlaşan ciltlere çok iyi geliyormuş, dahası gözenekleri dolduruyormuş. Resmen yüzünüzden parçalar dökülüyor, ama korkmayın, normalmiş.

Cuma, Eylül 11, 2009

Eyes To Kill



Bu da Giorgio Armani'nin yeni rimeliymiş. Maestro kadar güzelse, kapışılmalı. . .

F/W 2009



Bu kombinasyonu canlı renklerde bir bluz veya çorapla tamamlayabilirsiniz. Benim tavsiyem yeşil veya mavi tonlarından, turkuaz, petrol mavisi ve benzerleri.

Ceket, Forever 21
Etek, Miss Selfridge
Ayakkabı, Topshop
Çanta, Dior

Aşağıdaki fotoğrafta ise Marc Jacobs'ın 2009 Sonbahar/Kış koleksiyonundan bir kombinasyon görüyoruz. Sezonun gri ve siyah ağırlıklı olacağı malum, geniş omuzlu ceket ve bluzlar ise revaçta olacak. Geniş omuzlularla birlikte dar etek giyilmeli.

Salı, Eylül 01, 2009

Efendim, ilki düzenlenen İstanbul Fashion Days'in son gününe yetişmeyi başardık. Her yıl yapılması planlanan bu güzel etkinliğin yeri İTÜ'nün Taşkışla kampüsüydü. Taşkışla'nın avlusuna masalar, bistrolar, barlar konmuş, bir de dj'e yer verilmiş. Önce binanın içinde yer alan, çeşitli Türk markalarına ait tasarımları inceliyorsunuz. Sonra avluya çıkıp kendi halinde bir şeyler içen, sohbet eden insanlara katılıyorsunuz. İnsanlar orada defile saatlerine kadar zaman geçiriyor, ardından binanın defilenin yapılacağı bölümüne geçiliyor, bir yığılma oluyor, falan filan. Biz Fashion Days'in son defilesi olan Hakan Yıldırım defilesine katıldık. Defileden yirmi otuz dakika önce içeri giriliyor, öyle fazla da yer yok. Sonradan gelenler ayakta kaldı, kimileri salonu bile terk etmek zorunda kaldı. Avluya yerleştirilen ekrandan da izleyebiliyorsunuz defileyi. Şansımıza biz ön sıradaydık. Defileye gelecek olursak, ben Hakan Yıldırım'ın tasarımlarına aşina değilim, bu yüzden tek bir sezona, tek bir defileye bakarak ne derece yorum yapabilirim, bilmiyorum. Ama bana bayağı özelliksiz geldi tasarımları. Tüylerle süslenmiş parlak, satenimsi kumaşlardan ibaretti giysiler. Envai çeşit renk kullanılmıştı ama, hakkını yemeyelim. Öyle giyip dolaşılacak pek bir şey yoktu aralarında. Neyse, defilenin ardından yine avluda bir afterparty oldu, kokteyl biçiminde. Defilelerde göremediğimiz bir takım ünlüler cirit attı, vs. Ben Arzu Kaprol'un defilesini izlemek isterdim şahsen, ama kısmet olmadı. İnşallah seneye.

Değinmek istediğim bir başka gelişme de Doğuş Yayın'ın Conde Nast ile anlaşıp Türkiye'ye Vogue, Glamour ve GQ dergilerini getirmeye karar vermiş, hatta getirme aşamasında olması. Bakalım bu dergilerin Türk versiyonları nasıl olacak, hiç değilse InStyle ve Harper's Bazaar'a alternatif çıkmış olur Vogue ile, Glamour da okuması oldukça zevkli bir dergi.

Salı, Ağustos 18, 2009

Kirpiklere ne yapalım?

Bugün bahsetmek istediğim konu kirpikler. Daha önceki, gözleri makyajla büyütmekle ilgili yazımda kısaca değinmiş olsam da şimdi biraz ayrıntıya girmek niyetindeyim.
Şimdi, hepimiz uzun ve kıvrık kirpiklerimiz olsun istiyoruz, o konuda bir anlaşalım. Bunu elde etmenin birkaç yolu varsa da, ben özellikle ikisinden dem vuracağım.
Bu yöntemlerden bir tanesi "kirpik perması" adı verilen işlem. Bunu kirpiklerinize kimyasal bir sıvı sürmek ve kirpiklerinizi minik bir bigudiye sarmak, sizi bu şekilde bir yarım saat kadar bekletmek, ardından kirpiklerinizi boyamak şeklinde uyguluyorlar. Lens kullanıyorsanız çıkarmanız gerekecek, kutusunu götürmeyi unutmayın.
Bu işlemin artıları:
1) Rimel kullanma ihtiyacını tamamen ortadan kaldırıyor.
2) Gerçekten kıvrık kirpikleriniz oluyor ve bu etki su, vs ile temas halinde de ortadan kalkmıyor. Başka herhangi bir yöntemle bu kadar kıvrık kirpikler elde edemeyeceğinizi söyleyebilirim rahatlıkla.
3) Kirpiklerinizi boyama işlemini de beraberinde yaptıkları için (tercihe bağlı tabii) bir rimelden bekleyeceğiniz her şeyi elde ediyor, ama rimeli her gün sürme ve temizleme gibi zahmetlere katlanmıyorsunuz.
4) Özellikle her gün makyaj yapan ve makyajında her zaman rimel kullanan biriyseniz rimele harcadığınız paraya eşdeğer bir para veriyorsunuz diyebiliriz. (Tabii güvenilir bir yerde yaptırdığınızı varsayarsak.)
İşlemin eksileri:
1) Kirpikleriniz kısaysa bu hiç de size uygun bir seçenek değil. Bu işlem, kirpikleri uzun ve düz olanlar için birebir.
2) Herkesin başına gelmiyor olabilir ama ben yaptırdığımda kirpiklerin hafif birbirine yapışık durması gibi bir sorun yaşadım, yani pek doğal görünmüyordu. Ayrıca forumlarda birkaç kişi kirpiklerinin cılızlaştığı ve dökülmeye başladığı yönünde şikayetlerde bulunmuştu. Aslını astarını bilmiyorum tabii, ben öyle bir şey yaşamadım.
3) 2 ay sonra etkisi azalan ve 3 ayda tamamen ortadan kalkan bir işlem bu. Yani memnun kaldığınız takdirde sıkça tekrarlamanız gerekecek.
4) İşlem biraz rahatsızlık verici olabiliyor, çünkü kirpiklerinize sürülen yakıcı sıvının gözünüze kaçma ihtimali her zaman var ve kirpikleriniz bir bigudiye sarılı olarak beklemek pek de kulağa geldiği kadar sevimli değil.
5) Ben 3 yıl önce MOS kuaförde yaptırdığımda 90 ytl gibi bir ücret ödemiştim, bazılarına bu fiyat fazla gelebilir.
Kirpik perması yapıldığında sonuç aşağı yukarı şöyle bir şey oluyor:



Efendim, sözünü etmek istediğim ikinci seçenek ise benim de denemediğim fakat en kısa zamanda denemeye niyetli olduğum bir yöntem olan, elektrikli kirpik kıvırıcılar. Bu minik aygıtların uç kısmı bir fırçayı andırıyor ve ısıtılıyor, sonra bununla kirpiğinizi tarar gibi hareketlerle kıvırıyorsunuz (bildiğim kadarıyla). Bu ürünü kullandıktan sonra kirpiklerinize rimel sürüp sürmemek size kalmış; daha kalıcı ve belirgin bir görünüm istiyorsanız rimel sürmeniz isabet olabilir. Gelgelelim aleti kullanmadan önce rimel sürmenizi hiç önermiyorum. Niye? Çünkü kirpikleriniz rimel sebebiyle aygıta yapışacak, dahası aygıtı temizlemek bir hayli zor olacaktır. Aşağıda fotoğrafını gördüğünüz ürün Sephora'ya ait ve fiyatı 16$. Sephora'ya gittiğimde hemen edinmeyi düşünüyorum.

Cuma, Haziran 05, 2009


Derhal edinmemiz gereken bir ürün bence. Yolculuklarda çok işimize yarar, veya festival vs. Kutusu da küçükmüş.

Cuma, Mart 27, 2009

It's nice to write

Zaman da ne kadar çabuk geçiyor. Artık edebiyat çevirisinin (tabii What Men Say, What Women Hear ne kadar edebiyat sayılırsa) (ama Black Swan Green nezih bir eser) sayılı isimlerinden olduğum için tabii. Ahaha. Uzun zamandır hiçbir şey yazmadığımı,hayır, hiçbir şey üretmediğimi fark ettim. Yazıyorum ama başkalarının kelimelerini. Çeviri böyle bir şey işte, uğraşıyorsun didiniyorsun, bir şeyler yaratıyorsun, adını duyan olmuyor.
Efendim bugün yine modayla sinema/tv ve müzik arasında kalmışlığımı sergileyerek beklenmeyen bir konu seçeceğim. Skins adlı diziden bahsetmek istiyorum. Bununla ilişik olarak da MGMT'den.
Skins 2007'den beri devam eden, şu an üçüncü sezonunda olan bir İngiliz dizisi. Bristol kentinde geçiyor ve 16-17 yaşındaki arkadaş gruplarını anlatıyor. Gruplarını diyorum, çünkü ilk iki sezon Tony Stonem ve arkadaşları çevresinde dönerken üçüncü sezonda eski kadro tamamen rafa kaldırılıyor, yerine Tony'nin kardeşi Elizabeth "Effy" Stonem ve arkadaşları geliyor. Effy'yi ilk iki sezonda da çok sık olmamakla beraber görüyoruz.
Skins'i çok büyük bir zevkle izlediğim için fazla spoiler verip insanların dizi keyfine limon sıkmak istemiyorum açıkçası. Şu kadarını söyleyeyim, dram mı komedi mi anlamakta güçlük çekeceğiniz, karakterlerin her birine arkadaşınızmışçasına nasıl bağlandığınızı anlamayacağınız, çok da heyecanlı olaylar olmamasına rağmen sizi niçin bu kadar süreklediğine anlam veremeyeceğiniz bir dizi skins. The O.C.'yle, Dawson's Creek'le, hele hele Gossip Girl'le falan hiç ilgisi alakası olmayan bir dizi. İngiliz dizilerinin geleneğini bozmayarak 9-10 bölümden oluşuyor her bir sezonu, tadı insanın damağında kalıyor. Bugün üçüncü sezonun son bölümü yayınlanacak. (Ya da yayınlanıyor, biz tabii yarın izleyeceğiz.)
MGMT ise Brooklyn'li bir müzik grubu, Ben Goldwasser ve Andrew VanWyngarden'dan oluşuyor. Birçok ödül aldılar, Last fm'de 2008'in en çok dinlenen grubu oldular. Oracular Spectacular adlı tek bir albümleri var. (Climbing to New Lows diye bi albümleri de var ama, o grubun adının Management olduğu zamandan kalma.)
MGMT'yle nasıl tanıştım: Öncelikle tanıştığımı fark etmeden tanıştım. Gossip Girl'ün birinci sezonunun final bölümünde "Time To Pretend" adlı hakkaten spectacular şarkıları çalındı. Gelgelelim artık Gossip Girl sezon sonu yapıyor (sezon sonu indirimi) diye midir nedir, heyecanımıza geldi, neye uğradığımızı şaşırdık ve farkına varamadık bu şarkının. Burada suçun bir kısmını üstümden atarak bu şarkının Gossip Girl'de harcanıp gittiğini belirtmek istiyorum. Ne alaka şimdi Time to Pretend ve Gossip Girl? Ne şarkıdaki umursamazlık ne de avarelik var GG'de. Her şey planlı, herkes kurnaz. Herkesin aklı başında, tipi düzgün ve maşallah cebinden para eksik değilken bu insanlara sempati duymak zor mu? Blair'i beğeniyosun diyelim. (Zira Serena'yı aklı başında hiçbir insanın hiçbir nedenden beğeneceğine ihtimal vermiyorum.) Niye beğeniyosun Blair'i? 1- Güzel giyiniyor. (Niye? Çünkü zengin.) 2- Ukala, insanları eziyor, bu da insanlara komik/çekici geliyor. (Nasıl ezebiliyor bu kız herkesi? Çünkü zengin.) 3- Zeki ve başarılı. (Xekasının ne değeri var Constance denen yükte hafif pahada ağır okula gitmese? Bu okula nasıl gidiyor bu kız? Çünkü zengin.) Chuck desen öyle. O Chuck sokakta senden çakmak istese vermezsin. Oysaki Skins'e bak. Ne delisi eksik, ne çirkini, ne sokaklarda yatanı ama hepsini ayrı ayrı seviyorsun. İkinci bölümün sezon finaline MGMT-Time to Pretend öyle bir cuk oturmuş ki...
Ne var ki Gossip Girl MGMT'yle bayılıyor. Sezon 2, bölüm 19'da bu kez "Kids" adlı parçanın katledildiğini görüyoruz. "Kids"le Nate ve Nate'in karun kadar zengin olan ailesinin beyzbol oynamasının ne alakası var? Vah vah, Nate'in geleceğini başkaları çiziyomuş, Nate entel sevgilisi Venessa'yla yazın Avrupa'yı dolaşacağına belediye başkanının ofisinde staj yapıcakmış. Gözyaşlarım sel oldu ekran başında. Blair Yale'e gidemiycekmiş, o yüzden (başka bir zengin velet olan) Carter'la işi pişirmiş, sonra da oraya buraya gidip kendine üniversite bulmaya çalışmış. Kalbim kan ağlıyor. O üniversiteye gitse ne olucak gitmese ne olucak? Zaten derdi Yale, hangi bölüm olduğunu bile söylemiyo kız. Bizim burda Boğaziçi olsun da çamurdan olsun diyen tiki zihniyetiyle birebir aynı.
Bu yazdıklarımdan içimde derin bir zengin nefreti beslediğim sanılmasın. Yalnızca Skins izledikçe başka dizilerin ne kadar sahte geldiğini ifade etmeye çalıştım. Yoksa pekala da bayıla bayıla izliyorum Gossip Girl'ü. Yalnız Privileged artık izlenmeyecek kadar uyduruk gelmeye başladı. Bundan Skins sorumludur. Benim kabahatim yok.

Cuma, Ekim 17, 2008

Blazer-Mania

Bu yıl malum, başta blazerlar olmak üzere askeri esintili, armalı birçok ürün çok popüler. Nerdeyse her fiyat aralığında bulunabiliyor blazerlar; zevke göre, kimisi daha spor, daha genç görünümlü, kimisi daha klasik kesimli. Ama bana kalırsa en güzeller Balenciagalar. Blazerlarla ilgili önerilerime geçmeden önce inceleyelim birkaç Balenciaga’yı.

Solda gördüğümüz bu blazer "the blazer" tabir edebileceğimiz ceket. Bir önceki yazıma afta bulunmama neden olacak kendisi, zira Gossip Girl'de Blair Waldorf'un üstünde de görülmesiyle bir "balenciaga blazer" hezeyanı başladı, bu işte o blazer. Bir yandan da blazer'a haksızlık edip Blair'in lise ceketi (ne de olsa bir liseli çıtır kendisi) sanma yanılgısına düşebilir bazı arkadaşlar. Ceket, bu fotoğrafta siyah görünmesine rağmen lacivert. Üzerinize afiyet, ben siyahla laciverti çok zor ayırt ederim. Bir şeyin lacivert olduğundan şüpheleniyorsam çareyi siyah olduğuna emin olduğum herhangi bir şeyin üstüne koyup karşılaştırmakta buluyorum. Benim renk körlüğümü bir kenara bırakıp ceketi incelemeye devam edelim. Mavi-s

arı şeritler var yakasından aşağı inen. Çift düğmeli olduğu için klasiklikten uzaklaşıyor. Sol tarafında (giyene göre sağ) iki cep görünümü var, diğer tarafta tek. Göğüs cebinde kırmızı bir arma göze çarpıyor.

İkinci Balenciaga blazer'ımız siyah ve kadife. Yakalarında bir ters çevrilme görüntüsü kullanılmış. Glam bir hava yaratmak için birebir. Yine armalı düğmeleri ve göğüs cebi arması gibi ayrıntıları var. Fotoğrafta baklava desenli bir ceket ve beyaz pantolonla giyilmiş, bunların yanısıra kullanılan kemer de erkeksi havaya katkıda bulunuyor. Siz illa bunu giyince bu kadar erkeksi olmayacaksınız, yani.

Yine solda bu kez renkli bir blazer görüyoruz Balenciaga'dan. Bu kadar cesur bir renkle daha radikal bir kesim zor kullanılırdı zaten. Benden Balenciaga'ya bir alkış. Çok önemli çünkü benim alkışım. Evet, klasik kesimli bir blazer, tek sıra düğmeli, keskin yakalı, iki cepli. Siyah ayrıntılar var yakasında, cep, kol ve eteklerinde. Böyle bir modelde elzem olan şey üste tam tamına oturması. Sakın gidip kalın kalın kazakların üstüne denemeye kalkmayın. Ceketin kısalığı da ceketi ayrıca feminen göstermiş. Ben eski Chanel tayyörlerin ceketlerine benzettim biraz. Düğmeler tabii yine armalı.

Ben son olarak göstermek istediğim bu sağdaki blazer'ı da çok beğendim. Gemici modelinde olduğunu görüyoruz, gerek lacivert-beyaz olmasıyla, gerek tek kolundaki şeritler sayesinde. İki düğmeli (armalı), geniş cepli. Geniş yakalara sahip. Fotoğrafta birlikte kullanıldığı giysiler de gemici havasına katkıda bulunur nitelikte seçilmiş: laciver-beyaz çizgili kazak, beyaz pantolon, açık kahve, ince kemer.

Balenciaga'nın blazerları bu gördüğümüz fotoğraflarda hep atkı, fular ve boğazlı kazaklarla birlikte görülüyor, bu da daha spor bir hava vermiş onlara. Siz daha değişik kullanabilirsiniz tabii blazerlarınızı. Neler yapabilirsiniz bir düşünelim bakalım:

1. Skinny jean ve askılı bir bluzla ya da rahat bir t-shirtle kullanırsanız son derece "casual" bir hava yaratabilirsiniz. Altına çizme de giyebilirsiniz, spor ayakkabı da. Spor ayakkabı seçecekseniz erkeksi modellerden uzak durun. Blazer zaten yeterince erkeksi bir şey. Kemeriniz için hareketli bir model seçebilirsiniz. Bere takarsanız da itirazımız olmaz.

2. İşe giderken kumaş bir pantolon ya da resmi bir etekle giyebilirsiniz. Kim demiş işte şık olunmaz diye. Kimse dememiş. Ama ben dikkat çekici de olabilirsiniz diyorum. Şu pembe Balenciaga'yı giydiğinizi düşünün, mesela süslü, beyaz bir gömlekle. Yalnız, ben olsam gri, özellikle de pileli gri etek giymekten uzak dururum blazerların. Fazla liseli görünebilirler, hem de yanlışlıkla. Niyetlenerek oluşturulmuş bir liseli görünümünün (o kadar da) sakıncası yok. Niyetiniz oysa ekoseli etek giyin, arkadaşlar. Kravat bile takabilirsiniz.

3. Gece de blazerla dışarı çıkılır. Şu payetli bluzlar bu yıl da iddiasını sürdürüyor. Üstünüze payetli ve/veya dekolteli bir bluz, altınıza da şort giyebilirsiniz. Altına da bir bilek botu çaktınız mı, sizden daha şıkı olmayacağına garanti veremem ama daha "trendy"si olmaz herhalde. Trendy de ne çirkin bir laftır. Maalesef güzel Türkçemizde bunun tek kelime bir karşılığı yok. Modayı takip ettiğiniz herkes tarafından fark edilecektir, diyelim.




Pazar, Ağustos 24, 2008

Queen B Style


Şu sıralar ikinci sezonu başlamak üzere olan Gossip Girl'ün başroldeki karakterlerinden biri olan Blair Waldorf'un stilini incelemek istiyorum bu yazımda. Kendisi 22 yaşındaki Leighton Meester tarafından canlandırılıyor. Blair de arkadaşları gibi hayli zengin bir aileye mensup bir kızcağız, ayrıca annesinin kendi moda koleksiyonu mevcut, bulimia'dan muzdarip olduğu sanılan, zengin olmayan herkesi küçümseyen, arkadaş grubunun kraliçesi olup onları yöneten, ukala bir hanım. Çok da düzenbaz. Giyim tarzı ise göz kamaştırıyor denebilir rahatlıkla. Tabi bu insanların sözde 16 yaşında olmaları ve liseye böyle (bkz: soldaki fotoğraf) gidiyor olmaları ayrı bir konu.

Blair'in giymeyi en sevdiği şey renkli ve desenli külotlu çoraplar. Çoğunlukla kırmızı, beyaz ve siyah renkleri tercih ediyor bu çoraplarda, kimi zaman da yandaki fotoğraftaki gibi dantelli olanları giyiyor. Bu çoraplarla birlikte kimi zaman topuklu kısa botlar giydiğini görüyoruz (ankle boots), kimi zamansa düz babetler. Ara sıra yüksek topuklu pumplar da giymiyor değil bu minyon kız.


Blair çoğu zaman güzel bacaklarını ortaya çıkaran giysileri tercih ediyor. Kendisini pantolonla görmek Carrie Bradshaw'u topuksuz ayakkabıyla görmek kadar az rastlanır bir olay. Blair'in sık sık t-shirtvari elbiseler giydiğini görüyoruz, aşağı bol inip diz kapağının bir hayli yukarısında biten mini elbiseler. Bazen de sağdaki fotoğrafta gördüğümüz gibi şort giydiğine tanık oluyoruz. Bu şortları yine renkli çoraplarla tamamlamayı ihmal etmiyor.

Blair'in sıklıkla aksesuar kullandığını görüyoruz. Başından tacı, boynundan kolyeyi, fuları eksik etmiyor diyebiliriz. Yumuşak görünümlü, hemen her zaman dalgalı kullandığı saçlarını birbirinden güzel taçlarla süslüyor. Kolyeleri ise çoğunlukla inci görünümünde boncuklardan oluşuyor, siyah ve beyaz... Tabii Chuck Bass'in ona onyedinci doğumgününde hediye ettiği şahane Erickson-Beaman pırlanta kolyeyi saymazsak! (aşağıda, solda) Blair'in kemerleri de kıyafetleriyle son derece uyumlu. Queen B abartmadan çok şık olmayı biliyor.

Blair hem giyiyor, hem giydiriyor. Annesi Eleanor Waldorf'un tasarımları olan giysileri ancak "Blair'in özel ordu"sunun mensubu kızlar giyebiliyor, Blair'in onlara hediye etmesi sonucu. Yine annesi "benim tasarımlarımı kendi kızımdan daha iyi kim tanıtabilir" fikriyle yola çıkıp katalog çekimleri için Blair'in mankenlik yapmasını istiyor; gelgelelim Blair'i mankenlikte hafif başarısız görüyoruz...

İnsanın sorası geliyor Gossip Girl gençlik dizisi mi yoksa moda dizisi mi diye... Bana kalırsa Sex and the City'nin daha gençlere hitap eden bir versiyonu demek abartı olmaz Gossip Girl'e, zira Carrie Bradshaw ve arkadaşlarının maceralarının fiziksel yönüne yetişemese de, yeniyetme gençlerin New York'ta paranın da etkisiyle fazla eğlenince duygusal anlamda (hoş cinsellik de eksik değil) ne kadar yozlaşabileceklerini göz önüne sermekten çekinmiyor dizi. Neden moda dizisi dedik? Blair'în giysilerini bir kenara koyarsak, Serena Van Der Woodsen'ın da kendine özgü bir stili olduğu tartışılamaz, Chuck Bass desen, onu tarif etmek zor, papyonlar, rengarenk süveterler, resmi ceketler, bir nevi Chuck'ın imzası olan eşarbı... Bir de Jenny var, kızın 15 yaşında servi boylu ve bir içim su olduğu yetmezmiş gibi, modadan gayet anlaması ve kendi stilini oluşturması yetmezmiş gibi, DİKİŞ DİKİYOR Bİ DE. Hem de haute couture kıyafetler dikiyo kız; gidiyo süper lüks bi mağazaya, bi kıyafet görüyo, tak akşama dikiyo aynısını. Yok artık...

Evet, itiraf ediyorum ki bu yazıyı Blair'in daha fazla fotoğrafını koyabilmek için uzatıyordum. Aslında yazacak çok şey var, fakat dizinin senaryosuna el atarsam sayfalarca yazabileceğimden korkuyor, tadında bırakmak istiyorum... Gossip Girl 1 Eylül'de 2. sezonuyla ekranlara dönüyor. (Yani biz salı günü öğleden sonra falan izliyoruz, torrentler sağolsun).



Pazar, Temmuz 27, 2008

Criticising the criticism

Dün nihayet haftalardır beklediğim an geldi, Batman: The Dark Knight'a gittik efendim. Milyonlarca kişi de gitti vizyona girdiğinden beri, hasılat rekorları bir bir kırıldı vesaire. Filmden uzun uzun bahsetmeye lüzum yok, herkesin beğenisinin kendine olduğunu da belirtmek gerek. Bir filmin çizgiroman uyarlaması olması "en iyi film" olmasına engel olmaz, tıpkı bol oscarlı, "kült" sayılabilecek bir filmin "en iyi film" olması gerekmediği gibi. En iyi film diye bir şey yoktur aslında, herkesin kendi favori filmi, bunun için de kendi nedenleri vardır. Ben The Dark Knight'ı çok beğendim. Bana kalırsa her şeyden önce, yapılan o kadar reklam, uyandırılan o kadar beklentiye rağmen hayalkırıklığı yaratmamış olmasından dolayı övgüyü hak ediyor DN. İnsanlar olağanüstü bir film bekleyerek gittiler, izledikleri de öyle bir film oldu. İnsanlar inanılmaz bir Joker performansı bekleyerek gittiler, izledikleri de öyle bir performans oldu. İnsanlar etkileyici, sürükleyici bir senaryo bekleyerek gittiler (birçok Batman filmi olduğu için halihazırda), izledikleri de öyle bir senaryo oldu. Ee, daha ne? Nedir bu hata avcılığı, yok efendim kullandıkları sonar izleme sistemi çok saçmaymış, yok Maggie Gyllenhaal çok başarısızmış, yok Two Face'in hikayesi çok kısa tutulmuş. Yetti yahu.
Nihayet asıl bahsetmek istediğim konuya giriyorum böylece sinirle: Ekşisözlük ukalalığı. Titiz olmak güzel şeydir, herkes de her şeyi beğenmek zorunda değil. Ama önyargı ve ukalalık çok tatsız şeyler, ki her ikisi de bolca bulunuyor bazı sözlük yazarlarında. Sözlük yazarı olmak her lafı doğru olmak, her beğendiği güzel olmak demek midir de bu derece hunharca eleştiriliyor her şey? Ben sözlük'te okuduğum bazı eleştirileri hiç gerçekçi bulmadığım gibi, samimiliklerinden de şüpheliyim; bir farklılık özentisi, bi "herkesin beğendiği şeyi beğenmem" tavırları, bi hiçbir hatayı gözden kaçırmayıp üstüne destan yazmayı marifet sanma durumu gözlemliyorum bu entrylerde. Dark Knight, IMDB Top 250'de birinci sıraya yerleşti diye yapılan reklamların insanları gaza getirdiği, bir Batman çılgınlığı başladığı yönünde tez yazmış birtakım insanlar (hatta bazıları daha filmi izlemeden). Benzeri bir tez de onların üzerine yazılamaz mı? Başlığı da "bir şey çok beğenildi diye onu didik didik eleştirmeden duramayan, muhtemelen de işi gücü olmayan densizler" olamaz mı bu tezin? "Henüz dahi anlamındaki "de"yi ayırmayı bilmeden niye herkes tarafından okunacak yazılar yazıyosun, kendini ne cesaretle film eleştirmeni ilan ediyosun" diye sormazlar mı adama? Utanmadan sırf Heath Ledger öldü diye filmin çılgınca oy aldığını, daha ilginci ticari çıkarlar sonucu IMDB sonuçlarıyla oynandığını, insanlara oy versinler diye para verildiğini iddia edebiliyorlarsa her şey mümkündür vallahi. Ekşisözlük'e uzun zamandır içerliyordum, Iron Man ile ilgili "o başroldeki adam hiç iyi değildi" gibi beyanlarda bulunan daha Robert Downey Jr'ın adını bile duymamış yüce sinema üstadlarının sözlük'te cirit atması da beni iyice sinirlendirmişti. Bu da son nokta oldu. Artık okumuyorum kardeşim sözlük mözlük.