Çarşamba, Ekim 21, 2009

Mucize!



Sanırım az önce çağımızın mucizesine tanık oldum. Annemde bulunan La Prairie Cellular 3-Minute Peel'i denedim ve şu an resmen yeni bir yüze sahibim. Vallahi. Fiyatı hafif yüksek olsa da, değer diyorum ben. Yaşlanma belirtileri gösteren, elastikiyet kaybı yaşayan, nem dengesi bozulmuş olan, tonu cansızlaşan ciltlere çok iyi geliyormuş, dahası gözenekleri dolduruyormuş. Resmen yüzünüzden parçalar dökülüyor, ama korkmayın, normalmiş.

Cuma, Eylül 11, 2009

Eyes To Kill



Bu da Giorgio Armani'nin yeni rimeliymiş. Maestro kadar güzelse, kapışılmalı. . .

F/W 2009



Bu kombinasyonu canlı renklerde bir bluz veya çorapla tamamlayabilirsiniz. Benim tavsiyem yeşil veya mavi tonlarından, turkuaz, petrol mavisi ve benzerleri.

Ceket, Forever 21
Etek, Miss Selfridge
Ayakkabı, Topshop
Çanta, Dior

Aşağıdaki fotoğrafta ise Marc Jacobs'ın 2009 Sonbahar/Kış koleksiyonundan bir kombinasyon görüyoruz. Sezonun gri ve siyah ağırlıklı olacağı malum, geniş omuzlu ceket ve bluzlar ise revaçta olacak. Geniş omuzlularla birlikte dar etek giyilmeli.

Salı, Eylül 01, 2009

Efendim, ilki düzenlenen İstanbul Fashion Days'in son gününe yetişmeyi başardık. Her yıl yapılması planlanan bu güzel etkinliğin yeri İTÜ'nün Taşkışla kampüsüydü. Taşkışla'nın avlusuna masalar, bistrolar, barlar konmuş, bir de dj'e yer verilmiş. Önce binanın içinde yer alan, çeşitli Türk markalarına ait tasarımları inceliyorsunuz. Sonra avluya çıkıp kendi halinde bir şeyler içen, sohbet eden insanlara katılıyorsunuz. İnsanlar orada defile saatlerine kadar zaman geçiriyor, ardından binanın defilenin yapılacağı bölümüne geçiliyor, bir yığılma oluyor, falan filan. Biz Fashion Days'in son defilesi olan Hakan Yıldırım defilesine katıldık. Defileden yirmi otuz dakika önce içeri giriliyor, öyle fazla da yer yok. Sonradan gelenler ayakta kaldı, kimileri salonu bile terk etmek zorunda kaldı. Avluya yerleştirilen ekrandan da izleyebiliyorsunuz defileyi. Şansımıza biz ön sıradaydık. Defileye gelecek olursak, ben Hakan Yıldırım'ın tasarımlarına aşina değilim, bu yüzden tek bir sezona, tek bir defileye bakarak ne derece yorum yapabilirim, bilmiyorum. Ama bana bayağı özelliksiz geldi tasarımları. Tüylerle süslenmiş parlak, satenimsi kumaşlardan ibaretti giysiler. Envai çeşit renk kullanılmıştı ama, hakkını yemeyelim. Öyle giyip dolaşılacak pek bir şey yoktu aralarında. Neyse, defilenin ardından yine avluda bir afterparty oldu, kokteyl biçiminde. Defilelerde göremediğimiz bir takım ünlüler cirit attı, vs. Ben Arzu Kaprol'un defilesini izlemek isterdim şahsen, ama kısmet olmadı. İnşallah seneye.

Değinmek istediğim bir başka gelişme de Doğuş Yayın'ın Conde Nast ile anlaşıp Türkiye'ye Vogue, Glamour ve GQ dergilerini getirmeye karar vermiş, hatta getirme aşamasında olması. Bakalım bu dergilerin Türk versiyonları nasıl olacak, hiç değilse InStyle ve Harper's Bazaar'a alternatif çıkmış olur Vogue ile, Glamour da okuması oldukça zevkli bir dergi.

Salı, Ağustos 18, 2009

Kirpiklere ne yapalım?

Bugün bahsetmek istediğim konu kirpikler. Daha önceki, gözleri makyajla büyütmekle ilgili yazımda kısaca değinmiş olsam da şimdi biraz ayrıntıya girmek niyetindeyim.
Şimdi, hepimiz uzun ve kıvrık kirpiklerimiz olsun istiyoruz, o konuda bir anlaşalım. Bunu elde etmenin birkaç yolu varsa da, ben özellikle ikisinden dem vuracağım.
Bu yöntemlerden bir tanesi "kirpik perması" adı verilen işlem. Bunu kirpiklerinize kimyasal bir sıvı sürmek ve kirpiklerinizi minik bir bigudiye sarmak, sizi bu şekilde bir yarım saat kadar bekletmek, ardından kirpiklerinizi boyamak şeklinde uyguluyorlar. Lens kullanıyorsanız çıkarmanız gerekecek, kutusunu götürmeyi unutmayın.
Bu işlemin artıları:
1) Rimel kullanma ihtiyacını tamamen ortadan kaldırıyor.
2) Gerçekten kıvrık kirpikleriniz oluyor ve bu etki su, vs ile temas halinde de ortadan kalkmıyor. Başka herhangi bir yöntemle bu kadar kıvrık kirpikler elde edemeyeceğinizi söyleyebilirim rahatlıkla.
3) Kirpiklerinizi boyama işlemini de beraberinde yaptıkları için (tercihe bağlı tabii) bir rimelden bekleyeceğiniz her şeyi elde ediyor, ama rimeli her gün sürme ve temizleme gibi zahmetlere katlanmıyorsunuz.
4) Özellikle her gün makyaj yapan ve makyajında her zaman rimel kullanan biriyseniz rimele harcadığınız paraya eşdeğer bir para veriyorsunuz diyebiliriz. (Tabii güvenilir bir yerde yaptırdığınızı varsayarsak.)
İşlemin eksileri:
1) Kirpikleriniz kısaysa bu hiç de size uygun bir seçenek değil. Bu işlem, kirpikleri uzun ve düz olanlar için birebir.
2) Herkesin başına gelmiyor olabilir ama ben yaptırdığımda kirpiklerin hafif birbirine yapışık durması gibi bir sorun yaşadım, yani pek doğal görünmüyordu. Ayrıca forumlarda birkaç kişi kirpiklerinin cılızlaştığı ve dökülmeye başladığı yönünde şikayetlerde bulunmuştu. Aslını astarını bilmiyorum tabii, ben öyle bir şey yaşamadım.
3) 2 ay sonra etkisi azalan ve 3 ayda tamamen ortadan kalkan bir işlem bu. Yani memnun kaldığınız takdirde sıkça tekrarlamanız gerekecek.
4) İşlem biraz rahatsızlık verici olabiliyor, çünkü kirpiklerinize sürülen yakıcı sıvının gözünüze kaçma ihtimali her zaman var ve kirpikleriniz bir bigudiye sarılı olarak beklemek pek de kulağa geldiği kadar sevimli değil.
5) Ben 3 yıl önce MOS kuaförde yaptırdığımda 90 ytl gibi bir ücret ödemiştim, bazılarına bu fiyat fazla gelebilir.
Kirpik perması yapıldığında sonuç aşağı yukarı şöyle bir şey oluyor:



Efendim, sözünü etmek istediğim ikinci seçenek ise benim de denemediğim fakat en kısa zamanda denemeye niyetli olduğum bir yöntem olan, elektrikli kirpik kıvırıcılar. Bu minik aygıtların uç kısmı bir fırçayı andırıyor ve ısıtılıyor, sonra bununla kirpiğinizi tarar gibi hareketlerle kıvırıyorsunuz (bildiğim kadarıyla). Bu ürünü kullandıktan sonra kirpiklerinize rimel sürüp sürmemek size kalmış; daha kalıcı ve belirgin bir görünüm istiyorsanız rimel sürmeniz isabet olabilir. Gelgelelim aleti kullanmadan önce rimel sürmenizi hiç önermiyorum. Niye? Çünkü kirpikleriniz rimel sebebiyle aygıta yapışacak, dahası aygıtı temizlemek bir hayli zor olacaktır. Aşağıda fotoğrafını gördüğünüz ürün Sephora'ya ait ve fiyatı 16$. Sephora'ya gittiğimde hemen edinmeyi düşünüyorum.

Cuma, Haziran 05, 2009


Derhal edinmemiz gereken bir ürün bence. Yolculuklarda çok işimize yarar, veya festival vs. Kutusu da küçükmüş.

Cuma, Mart 27, 2009

It's nice to write

Zaman da ne kadar çabuk geçiyor. Artık edebiyat çevirisinin (tabii What Men Say, What Women Hear ne kadar edebiyat sayılırsa) (ama Black Swan Green nezih bir eser) sayılı isimlerinden olduğum için tabii. Ahaha. Uzun zamandır hiçbir şey yazmadığımı,hayır, hiçbir şey üretmediğimi fark ettim. Yazıyorum ama başkalarının kelimelerini. Çeviri böyle bir şey işte, uğraşıyorsun didiniyorsun, bir şeyler yaratıyorsun, adını duyan olmuyor.
Efendim bugün yine modayla sinema/tv ve müzik arasında kalmışlığımı sergileyerek beklenmeyen bir konu seçeceğim. Skins adlı diziden bahsetmek istiyorum. Bununla ilişik olarak da MGMT'den.
Skins 2007'den beri devam eden, şu an üçüncü sezonunda olan bir İngiliz dizisi. Bristol kentinde geçiyor ve 16-17 yaşındaki arkadaş gruplarını anlatıyor. Gruplarını diyorum, çünkü ilk iki sezon Tony Stonem ve arkadaşları çevresinde dönerken üçüncü sezonda eski kadro tamamen rafa kaldırılıyor, yerine Tony'nin kardeşi Elizabeth "Effy" Stonem ve arkadaşları geliyor. Effy'yi ilk iki sezonda da çok sık olmamakla beraber görüyoruz.
Skins'i çok büyük bir zevkle izlediğim için fazla spoiler verip insanların dizi keyfine limon sıkmak istemiyorum açıkçası. Şu kadarını söyleyeyim, dram mı komedi mi anlamakta güçlük çekeceğiniz, karakterlerin her birine arkadaşınızmışçasına nasıl bağlandığınızı anlamayacağınız, çok da heyecanlı olaylar olmamasına rağmen sizi niçin bu kadar süreklediğine anlam veremeyeceğiniz bir dizi skins. The O.C.'yle, Dawson's Creek'le, hele hele Gossip Girl'le falan hiç ilgisi alakası olmayan bir dizi. İngiliz dizilerinin geleneğini bozmayarak 9-10 bölümden oluşuyor her bir sezonu, tadı insanın damağında kalıyor. Bugün üçüncü sezonun son bölümü yayınlanacak. (Ya da yayınlanıyor, biz tabii yarın izleyeceğiz.)
MGMT ise Brooklyn'li bir müzik grubu, Ben Goldwasser ve Andrew VanWyngarden'dan oluşuyor. Birçok ödül aldılar, Last fm'de 2008'in en çok dinlenen grubu oldular. Oracular Spectacular adlı tek bir albümleri var. (Climbing to New Lows diye bi albümleri de var ama, o grubun adının Management olduğu zamandan kalma.)
MGMT'yle nasıl tanıştım: Öncelikle tanıştığımı fark etmeden tanıştım. Gossip Girl'ün birinci sezonunun final bölümünde "Time To Pretend" adlı hakkaten spectacular şarkıları çalındı. Gelgelelim artık Gossip Girl sezon sonu yapıyor (sezon sonu indirimi) diye midir nedir, heyecanımıza geldi, neye uğradığımızı şaşırdık ve farkına varamadık bu şarkının. Burada suçun bir kısmını üstümden atarak bu şarkının Gossip Girl'de harcanıp gittiğini belirtmek istiyorum. Ne alaka şimdi Time to Pretend ve Gossip Girl? Ne şarkıdaki umursamazlık ne de avarelik var GG'de. Her şey planlı, herkes kurnaz. Herkesin aklı başında, tipi düzgün ve maşallah cebinden para eksik değilken bu insanlara sempati duymak zor mu? Blair'i beğeniyosun diyelim. (Zira Serena'yı aklı başında hiçbir insanın hiçbir nedenden beğeneceğine ihtimal vermiyorum.) Niye beğeniyosun Blair'i? 1- Güzel giyiniyor. (Niye? Çünkü zengin.) 2- Ukala, insanları eziyor, bu da insanlara komik/çekici geliyor. (Nasıl ezebiliyor bu kız herkesi? Çünkü zengin.) 3- Zeki ve başarılı. (Xekasının ne değeri var Constance denen yükte hafif pahada ağır okula gitmese? Bu okula nasıl gidiyor bu kız? Çünkü zengin.) Chuck desen öyle. O Chuck sokakta senden çakmak istese vermezsin. Oysaki Skins'e bak. Ne delisi eksik, ne çirkini, ne sokaklarda yatanı ama hepsini ayrı ayrı seviyorsun. İkinci bölümün sezon finaline MGMT-Time to Pretend öyle bir cuk oturmuş ki...
Ne var ki Gossip Girl MGMT'yle bayılıyor. Sezon 2, bölüm 19'da bu kez "Kids" adlı parçanın katledildiğini görüyoruz. "Kids"le Nate ve Nate'in karun kadar zengin olan ailesinin beyzbol oynamasının ne alakası var? Vah vah, Nate'in geleceğini başkaları çiziyomuş, Nate entel sevgilisi Venessa'yla yazın Avrupa'yı dolaşacağına belediye başkanının ofisinde staj yapıcakmış. Gözyaşlarım sel oldu ekran başında. Blair Yale'e gidemiycekmiş, o yüzden (başka bir zengin velet olan) Carter'la işi pişirmiş, sonra da oraya buraya gidip kendine üniversite bulmaya çalışmış. Kalbim kan ağlıyor. O üniversiteye gitse ne olucak gitmese ne olucak? Zaten derdi Yale, hangi bölüm olduğunu bile söylemiyo kız. Bizim burda Boğaziçi olsun da çamurdan olsun diyen tiki zihniyetiyle birebir aynı.
Bu yazdıklarımdan içimde derin bir zengin nefreti beslediğim sanılmasın. Yalnızca Skins izledikçe başka dizilerin ne kadar sahte geldiğini ifade etmeye çalıştım. Yoksa pekala da bayıla bayıla izliyorum Gossip Girl'ü. Yalnız Privileged artık izlenmeyecek kadar uyduruk gelmeye başladı. Bundan Skins sorumludur. Benim kabahatim yok.