Çarşamba, Temmuz 09, 2008

The Art of Imitation

Geçen gün bi arkadaşımın ayakkabısını inceliyordum, baktım Roberto Cavalli. "Aa", dedim "kaç para verdin buna?" Bilmiyomuş Roberto Cavalli kimdir nedir, evin oradaki ayakkabıcıdan almış bu "sahte" ürünü. Sahte olduğunu anlamak için uzman olmaya falan da gerek yoktu, içindeki yazının uydurukluğundan belliydi bi defa...

Gelgelelim her zaman durum böyle olmuyor; gerçeğinden ayırması çok güç, etiketlerinden kutularına kadar birebir taklit kıyafetler, aksesuarlar bolca bulunuyor etrafımızda. Bunlara en çok da ebay, gittigidiyor gibi açık artırma sitelerinde rastlıyoruz. Çoğu satıcı ürünlerinin %100 orijinal olduğunu iddia ediyor, kimileri de doğru söylüyor. Taklit mi, gerçek mi anlamak zor. Fiyatlarına bakarak çokbilmişlik de yapamıyoruz, "bu kadar ucuzsa sahtedir canım" diyemiyoruz, zira bazıları hiç de öyle ucuz değil (gerçeğinden ucuz olmakla birlikte) ve parmak ısırtacak kalitedeler. Bunları satan insanlar belli bir kalitede kıyafet ve aksesuarlar üretip, marka isminin getirdiği fiyat fazlasından yararlanmak istiyor. Sahte ya da gerçek, öncelikle tasarımcı ürünlerini yok pahasına almaya çalışmanın veya doğrudan taklit almanın nedenini anlamak, araştırmak gerek. Ben sosyolog değilim, derin okumalar yapmaya niyetim yok bu konuda; yine de üzerinde biraz düşünülmesi gereken bi konu olduğuna kanaat getirdim. Öncelikle "neden marka giyiyoruz?" sorusuna kafa yormak gerek. Bana kalırsa marka giyen insanları sebeplerine göre üçe ayırabiliriz:

  1. Sırf statü belirtisi olarak, sırf parası olduğu için (genelde koca koca logolularını tercih ederek) marka kıyafet alıp giyenler.
  2. Bir tasarımcının tarzını özellikle beğenip onun ürünlerini yeğleyenler.
  3. Tasarımcı ürünlerin kalitesini, dayanıklılığını, her zaman moda oluşunu göz önünde bulundurup bunlara verdikleri paraya acımayanlar.

Bile bile taklit mal alan insan türünü ise bu grupların hiçbirine sokamayacağım. Bence modayı iç iç içe bir sürü halka olarak gözümüzde canlandırabiliriz. Moda her zaman kendisini tekrarlar (giyilebilir kıyafetleri içeren modadan söz ediyorum, podyum çılgınlıklarından değil) ve moda hemen her katmanda aynıdır. Açıklayayım. Mesela yüksek belli etekleri ele alalım. Belki 30 yıl önce modaydı, şimdi moda, 30 yıl sonra da tekrar moda olabilir. Modanın en iç halkasını tasarımcı ürünleri şeklinde ele alalım, créme de la créme diyelim hatta. Prada bu yüksek belli eteklere yer verdi diyelim koleksiyonunda, ardından Chloé verdi, ardından ne bileyim Marc Jacobs verdi. Daha sonra dış halkalara, daha hesaplı mağazalara ulaşacaktır bu etek üç aşağı beş yukarı benzer tasarımlarla. Mangoymuş, Zaraymış, Bershkaymış, hemen hepsinde bulunabilecektir. Günümüzün iletişim teknolojileri ile bu "daha sonra" oldukça kısa bir zaman dilimi anlamına gelmektedir. Demek istediğim, sırf belli bir ürünü yalnızca belli bir tasarımcıdan bulabiliyoruz bahanesiyle taklide baş vurma günleri geride kaldı.

Emek, alınteri, falan filan konularına ise hiç girmeyeceğim. Rağbet görmeye devam ettikleri sürece ne korsan kitaba çare bulunur, ne de sahte tasarımcı ürünlerine. Korsan kitabın cazibesini gene bir yere kadar anlayabilirim. Yeni bir kitap okumanın, onu sindirip bitirdiğinde uzun uzun düşünmenin, gerekirse tekrar okumanın zevki hiçbir şeye benzemez. Peki ya koluna sahte bi Louis Vuitton takıp gezmenin zevki? Bunu önce de anlamadım, şimdi de anlayamıyorum.

Bu kadar serzenişten sonra yine bir öneri getireyim; daha doğrusu alıp denediğim ve çok memnun kaldığım bir ürünün masumca reklamını yapayım. Tırnakları kuruluktan dolayı soyulanlar, güçsüzlükten dolayı kırılanlar, sağlıksızlıktan dolayı pürüzlenenler için Sally Hansen Diamond Cuticle Tırnak ve Tırnak Eti Kremi'ni öneriyorum. İçinde gerçekten mikroskopik elmas parçaları olan bu ürün mis gibi de hindistan cevizi kokuyor. Günde bir kez ya da daha iyi sonuç almak için her sabah ve akşam tırnaklarınıza ve etlerine, onları nemlendirecek şekilde uyguluyorsunuz. Bu kadar basit.

Hiç yorum yok: